Söz&Kalem Dergisi - Meryem Varol
İnsanın çocukken sorunlarını çözmek için bulduğu cesareti nereden bulur bilmiyorum. Belki de hayallerimiz gerçeklerin keskin sınırlarına çarpmadığı için kalbimizde hayatımızı değiştirecek sonsuz bir güç taşırız. Ben de çocukken böyleydim. Bir sorun gördüğümde onu çözmek için çok düşünmezdim. Bu gözü karalığım benim de ailemin de başına öyle bir dert açacaktı ki, hayatımızı tümden değiştirecek ve ömrüm boyunca unutmayacaktım.
Ben doğarken annem vefat ettiği için tüm sevgimi babama vermiştim, ona hayrandım. Beni analığım büyütmüştü. Ben onun gerçek annem olmadığını bilerek büyüdüm ama bu benim için çok önemli bir şey değildi. Analığım sessiz sakin, iyi bir kadındı. Beni evlatlarından ayırmazdı. Fakat genelde ya hamile ya da kucağında bebek olduğu için bizimle pek ilgilenemezdi. Babam belki de bu eksikliği fark ettiği için çok konuşmasa da sevgisini, ilgisini, şefkatini bize hissettirirdi. Öyle göz hizamıza inip konuşmaz, bizimle arkadaş olmazdı. Fakat baba gibi babaydı. Üstümüzle başımızla bile ilgilenip bize bildiği her şeyi öğretmeye çalışırdı.
Babam daha küçük yaşlarından itibaren medreselerde yetişmişti; iyi bir ilmi vardı. Yıllarca köylerde imamlık yapmıştı. Bizim enişte bey, “Yahu birader senin gibi kıymetli âlim bir zat neden köylerde heba olsun! Sen şehre taşın bizim Baş Müftü Efendi’ye rica edelim, seni de vaiz veya müftü olarak bir yerde görevlendirsin,” deyince taşınıp buraya gelmiştik. Kendisi müftü yardımcısıydı. Babam da şimdilik ona yardım ediyordu. Dediğine göre babamın müftü olması yakındı. Buraya geldiğimizden beri babamın yüzü gülmez olmuştu. Genelde sinirli ve çok dalgındı. Bazen de sanki çok büyük bir felaket olmuş gibi üzgündü. Geçen gün eve gelirken onu gördüğümde başındaki fesin yerine şehirdekiler gibi şapka takmıştı. Çok şaşırmıştım. Ben babamı hiç böyle görmediğim için mi yoksa ona hiç yakışmamış mıydı bilmiyorum ama gözüme çok çirkin gelmişti. Analığımla konuşurken duymuştum. Bunu takmak mecburiymiş artık! Yakında herkese de zaten takacakmış! Müftülükteki herkes öyle diyormuş. Daha sonra öğrendiğime göre babam bizim köyde babasından kalan tarlayı satıp bu şapkayı almıştı. Yani çirkin olduğu kadar da çok paralıymış.
O gün de sabah uyandığımızda babam kahvaltıya oturmuş gazete okuyordu. Tam karşısına oturdum. Okurken kendi kendine konuşuyor, bazen beddua ediyordu. Gazete benimle onun arasına girdiği için onu göremesem de öfkeli yüzü zihnimde canlanıyordu. Sürekli “cık, cıkk, la havle,” diyordu. Babam böyle sinirliyken hiçbirimiz konuşmazdık. Bir ara:
- Allah sonumuzu hayretsin! Diyerek gazeteyi sertçe kapattı. Kafamı kaldırıp babama baktığım gibi donup kalmıştım. Lokmam ağzımda kaldı. O da neydi? Bu babam mıydı?
Gözüme o kadar değişik gelmişti ki onu tanımakta zorlanmıştım. Çiğnemeden yuttuğum lokmalar boğazımı tırmalayarak aşağı indi. Dakikalar sonra onun neden tanıyamadığımı anlamıştım. Sakalını kesmişti. Peki, ama neden?
Onu ilk defa sakalsız görüyordum. Çok çirkinleşmiş, yabancılaşmıştı. Tekrar tekrar baktım, yok hala öyle yabancı öyle soğuk duruyordu. Hiçbir şey yemeden kalktı. Analığım ona ceketini giydirdi. Babam askıda asılı şapkayı alıp başına taktı. Babam gibi değil de artık çok daha yabancı gibi duruyordu. Yoksa bu şapka için mi sakalını kesmişti. Evet, tabi ya! Enişte Bey’de sakalsız ve fötr şapkalıydı. Belki de şehir de öyle bir kural vardı. Şapka takanın sakalını da kesmesi gerekiyordu. Ayakkabısını kapıya bırakan analığıma:
- Sağ olasın hanım! Allah’a emanet olun! Dedi.
- Allah’a emanet, efendi! İkisi de çok üzgündü. Zaten uzun zamandır yüzleri hiç gülmüyordu. Pek konuşmuyorlardı. Konuşsalar da seslerinde can yoktu. Ondan sonraki gün, bir sonraki gün ve diğer günler babam hep sakalsız kaldı. Onun bu haline biraz daha alışmıştım. Yüzünün nadir güldüğü zamanlarda gözlerindeki sıcaklığı görünce bu babamdır, diyordum ama yanaklarında oluşan gamzelerin bu kadar belirmesine alışamıyordum.
O gün de babam dışarıdan geldiğinde ben sokaktaydım. Eve beraber girdik. Analığımın uzattığı terlikleri giyerek içeriye geçti. Ardı sıra bende içeri girdim. Şapkasını ceketini girişteki askıya astı. Ben bekledim. Herkes odaya geçince bir şeylere tırmanıp askıdaki şapkayı aldım. Bahçeye çıktım. Evin arka taraflarına gittim. Şapkayı iyice inceledim. Bu nasıl bir şeydi ki herkes ondan bahsediyordu. Babam önceleri hiç takmak istememiş ama eniştemiz, devletin bunu mecburi hale getirdiğini müftü olmak istiyorsa takması gerektiğini anlatmıştı. Herhalde yakında biz çocuklara da fes/takke yerine şapka takarlardı. Ama ben şapka taksamda sakalım çıktığında hiçbir zaman kesmeyecektim. Çünkü o günkü aklımla sakalsız adamlar, bana kel bir insan gibi eksik görünüyorlardı.
Şapkayı başıma taktım. Acaba nasıl görünüyordum? Babamın sıcaklığı hala içindeydi. Bana geniş olduğu için yana kaydı. Babam bu şapkayı hiç sevmiyor sadece gündüz bir yerlere giderken takıyordu. Hep bunun yüzünden babam sakalını kesmiş, yabancı biri gibi olmuştu.
Şapkayı başımdan alıp kimse görmesin diye iki elimle arkamda tuttum. Eve doğru yürüdüm. Evin girişinde analığımı gördüm. Elinde iki bez parçasıyla kenarlarından tuttuğu yemek tenceresi vardı. Çocukları ondan uzak dursun diye kıza kıza eve giriyordu.
Bizim ocak bahçede eve yakın bir köşedeydi. Yeri kazıp çukur açmış birkaç düzgün iri taşı köşelerine koymuşlardı. İçine odun atar, yemek yapardık. Analığım yemeği burada pişiriyordu. Herkes şuan sofradaydı. Eve girip şapkayı yerine asacaktım. Hava karardı kararacaktı. Ocağın önünden geçerken durdum. Ateşin sıcaklığı yüzüme vuruyordu.
Aklıma aniden bir şey geldi. Yok artık! Bu korkunçtu. Bir şapkaya bir ateşe bakıyordum.
O an nasıl karar verdim, ne cesaret böyle bir şey yaptım bilmiyorum. Sanki bu şapkadan kurtulursam tekrar köyümüze gidecek, arkadaşlarıma kavuşacaktım. Babamın yüzü yine gülecek, sakalını kesmek zorunda kalmayacaktı! Birden büyük bir kararlılıkla şapkayı tuttuğum elim havalandı ve şapkayı hala yanmakta olan ocağın içine attım. Büyük bir mutluluk gelip yüreğime yerleşti. Şapkanın yanışını büyük bir keyifle seyrettim. İşte bu kadardı! Bütün sorunlar bitmiş gibiydi. Fakat bu çok kısa sürmüştü. Mutluluk yerini tarifsiz bir korkuya bırakmıştı. Bu yaptığımı elbet anlayacaklardı, o zaman ne yapacaktım?
*
- Günlerdir arıyoruz, yok! Allah’ın cezası nereye kayboldu. Çocuklar mı bir şey yaptı hatun?
- Yok bey! Çocukların eli bile yetişmez. Hem alsalar ne yapacaklar?
- O zaman çalındı. Salih Efendi, geçen şapka hırsızlarından bahsediyordu. Çalıp el altından daha ucuza satıyorlarmış. Benim korkum millet birbirini jandarmaya şikâyet etmeye yer arıyor. Hem yabancıyız hem de hocayız sevmeyenimiz çok, şikâyet eden olursa yandık! Analığım endişeyle:
- Ne yapacağız Bey!
- La Havle… Koca şapka evde kayboldu. Günlerdir şapkasız çıkıyorum. Yenisi için Sami efendiye talimat verdim. O da gâvurun teki… Fiyatını yine arttırmış. Devlet zorunlu diyor, diye bunlara da gün doğdu. Ev parasına satıyorlar. İmam maşıyla bir senede anca ödenir valla!
Analığım yenisi yapılana kadar bir şey olmaz dediğinde babam küplere biniyordu. Şapkayı her gün takmak zorunda olduğunu takmayanların işlerini kaybettiğini, hapsedildiğini hatta idam edildiğini öfkeyle anlatıyordu. O konuştukça analığım vah vah edip duruyordu.
Bense dış kapının orada bir köşeye sinmiş, hiç ses çıkarmadan onları dinliyordum. Yaptığım ha anlaşıldı ha anlaşılacaktı! Bundan da kötüsü babam yeni bir şapka alacağını söylüyordu. Yani yaptığım hiçbir işe yaramamıştı. Zaten günlerdir sürekli gizli gizli ağlıyordum şimdi tam yıkılmıştım. Ah ben ne yapmıştım!
Hatamın bedeli yalnızca bu da olmadı. Birinin babamı şikâyet etmesi üzerine babam tutuklanmış ve birkaç ay cezaevinde kalmıştı. Yargılama sonucunda cezası sürgüne çevrilip çok sapa bir köye gönderilmiştik. O zamanlar babamlar çok büyük sorunlarla yüz yüze gelip çok üzülseler de biz çocuklar köye gittiğimiz için çok mutluyduk. Hayatımın en güzel günleri bu köyde geçti. Ben yaptığımı babama hiç söylemedim. O da hiçbir zaman benim yüzümden müftü olamadığını öğrenemedi.
Geriye dönüp baktığımda hiç pişman olmadım. Muhtemelen yine olsa yine yapardım. O günler belki geçmişti ama ben bir nesle yapılan akıl almaz bir zulümle masumca mücadele eden bir çocuğu hiç unutmadım.