Medine'nin Yeşil Goncası: Mescid-i Nebevi'nin Söz&Kalem Dergisi - Berat Ari
Bir şehrin kalbi neresidir, diye sorsalar insana, herkes farklı bir yer sayar. Kimi çarşıyı söyler, kimi meydanı, kimi limanı. Ama Medine'ye sorsan, tek bir cevap çıkar karşına: Mescid Nebevi. Çünkü orası, o şehrin sadece dinî değil, aynı zamanda bütün toplumsal hayatının da damarlarının birleştiği yerdi. Bugün bir caminin yanından geçerken çoğumuzun aklına yalnızca ezan vakti gelir. Oysa Mescid-i Nebevi'nin hikâyesine yakından bakınca, bir caminin aslında ne kadar çok şey olabileceğini, ne kadar geniş bir hayatı içine alabileceğini anlıyor insan.
Hicretin ilk günlerinde Efendimiz (s.a.v.) Medine'ye ulaştığında, devesinin durduğu yerde boş bir arsadan başka bir şey yoktu. Hurma kurutulan, kimsenin değer vermediği bir toprak parçası. Ashab-ı kiram kollarını sıvadı; kerpiç dizdi, hurma dallarından bir çatı kurdu. Efendimiz de aralarındaydı; taş taşıyor, alnından ter damlıyordu. Ne mermer vardı o günlerde, ne kubbe ne de minare. Ama orada bir şey vardı ki mermerden de altından da kıymetliydi: emek ve gönül birliği. Zengin fakir ayrımı olmadan herkesin elinin değdiği o mütevazı yapı, kısa sürede bambaşka bir şeye dönüşecekti.
Peygamber Efendimiz o mescide öyle bir değer vermiş ki şöyle buyurmuştur: "Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç, başka mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir." Bu sözü duyduğumda hep şunu düşünürüm: Bir yerin kıymeti, sadece orada söylenen dualarla ölçülmez; o yerde yaşanan, paylaşılan, taşınan her şeyle birlikte büyür. Mescidin içinde kabir ile minber arasında kalan küçük bir alan var. Ravza-i Mutahhara diyorlar ona. Efendimiz bizzat şöyle tarif etmiş orayı: "Kabrimle minberimin arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir." Oraya varan herkesin anlattığı aynı hâl: Dil tutulur, göz dolar, ayaklar ağırlaşır. Bilâl-i Habeşî'nin, Efendimiz'in vefatından sonra yıllarca Medine'ye gelemediğini, geldiğinde de ezan okurken sesinin boğazında düğümlendiğini anlatırlar. O minarede öyle bir hatıra bırakmıştı ki kendisi bile o sesle yeniden yüzleşemedi.
Fakat Mescid-i Nebevi'yi bu kadar özel kılan tek şey, orada yaşanan bu manevi ağırlık değildi. Asıl mesele şuydu: O mescid, hiçbir zaman yalnızca namaz kılınan bir yer olmadı. Medine'de yaşayan bir insan için mescid, günün her saatinde başka bir işleve sahipti.
Sabah olurdu, Suffe Ashabı denilen, evi barkı olmayan gençler mescidin bir köşesinde ilim öğrenirdi; orada okur, orada yatar, orada büyürlerdi. Öğleye doğru Medine'ye dışarıdan gelen bir heyet önce oraya uğrardı. Bir anlaşmazlık varsa çözüm önce o avluda aranırdı. Bir köşede Rufeyde binti Sa'd adında sahabi bir hanım, yaralıları tedavi ederdi. Uhud'da yaralananlar bile oraya taşınmıştı. Akşama doğru aç bir yolcu kapıdan girer, orada karnını doyururdu. Efendimiz de o mescidin içinde sadece imam olarak durmadı hiçbir zaman. Bazen bir meseleyi ashabıyla istişare eden bir lider oldu orada, bazen dul bir kadının derdini dinleyen bir komşu, bazen de küçük bir çocuğun başını okşayan bir dede. Mescidin kapısından kim girerse girsin, orada bir karşılık bulacağını bilirdi.
İşte tam bu noktada durup kendi camilerimize bakmak gerekiyor bence. Bugün çoğu zaman camiye gidiyoruz, namazımızı kılıyoruz, ayakkabılarımızı giyip aynı hızla çıkıyoruz. Yan yana secdeye kapandığımız insanın adını bile bilmeden ayrılıyoruz çoğu kez. Oysa Mescid-i Nebevi bize başka bir ders veriyor aslında: Cami, insanın sadece Rabbiyle değil, kendi cemaatiyle de buluştuğu yer olmalı. Bir gencin derdini bir büyüğe anlatabildiği, bir yetimin kendini yalnız hissetmediği, bir öğrencinin ilim öğrenebildiği, bir yolcunun sırtını yaslayabildiği bir yer.
Bugünün şartlarını, değişen hayat tarzını görmezden gelmiyorum elbette. Her şeyi birebir eskiye döndürmek mümkün değil. Ama yine de bazı camilerin kapılarını sadece vakit namazlarında açıp geri kalan saatlerde sessizce kapalı durmasına üzülmeden edemiyorum. Hâlbuki bir mahallenin göbeğinde duran o bina, aslında o mahallenin en canlı yeri olabilir. Kimi camilerimizde hâlâ bunun izlerini görüyoruz çok şükür. Aş ocağı kuran, kimsesiz çocuklara ders veren, hastasına yemek götüren, gençlerine sohbet açan camiler var. İşte onlar, Mescid-i Nebevi'nin o eski ruhunu bugüne taşıyanlardır.
Zamanla mescid büyüdü tabii. Hz. Ömer ve Hz. Osman devirlerinde genişletildi, Osmanlı döneminde de o güzel yeşil kubbe eklendi. Ama büyüyen sadece duvarlar değildi; büyüyen, o mekânın taşıdığı sorumluluktu. Her nesil, kendinden önce gelenin bıraktığı emaneti biraz daha genişletti, daha çok kalbe dokunur hâle getirdi.
Belki de mesele hiç bitmeyen bir soruda saklı: Bir cami, sadece secde edilen bir yer midir, yoksa hayatın aktığı bir merkez mi? Mescid-i Nebevi bu soruyu asırlar öncesinden bugüne fısıldıyor hâlâ. Ve her mahalle, her sokak kendi küçük Medine'sini kurmayı seçebilir; yeter ki cami kapısı sadece ezanla açılıp tesbihle kapanmasın.