Söz&Kalem Dergisi - Abdulhakim Çiftçi
Kadim geleneklerin tamamında, yüzlerce örneği olan Nuh Tufanı olayı, Gerek Çin gerek Hint gerekse İslam ve Fars medeniyetlerinde bir çok malumata sahiptir. Olayın acıklı oluşu bu kültür havzalarında mazmun bir şekilde işlenmiş, gözyaşı ve kanla teşbih edilmesine sebebiyet vermiştir.
Peki nedir bu Nuh Tufanı olayı? Gelin iki ana kaynaktan ve birinci elden ele alalım bu kadim meseleyi. Esasında bu konu bir hayli tuhaf bir olay. Zira ortada olağanüstü bir durum var ve bu, akli kıstaslara uymayan bir durum. Ancak inananlar için bu bir mucize ve hakikat değeri taşıyan bir gerçek. Dolayısıyla önem arz eden bir olgu. Kutsal Kitap (Tevrat) bu olayı betimsel bir tarzda ele almaktadır. Olayı adeta pencereden dışarıyı gözlemleyen biri gibi tasvir etmekte ve olay akışını zincirleme bir şekilde sunmaktadır.
Buna göre Tanrı, insanın yapıp ettiği kötülükler yüzünden onu yarattığına pişman olmuş bir nevî iç geçirmiştir (yaratılış, 6/5-7). Sonunda yarattığı bütün canlıları yok etmeye karar vermiş, yöntem olarak da Tufanı seçmiştir. İnsanın yeryüzünde yaptığı bozgunculuk ve zorbalık, diğer canlıların da yok olmasına neden olmuştur. Yoldan çıkan insanın kötülüğü, diğer canlıların canına mal olmuşçasına bir üslupla işlenmiş, Tevrat’ın genel karakteristik yapısının dışına çıkılmamıştır.
Kutsal Kitap, tufanın başlangıcını -diğer konularda olduğu gibi- en ince ayrıntısına kadar inerek anlatmış, Tanrı’nın emriyle gemi yapımına Hz. Nuh’un başladığını ifade etmiştir. Tabi bunu ifade ederken tabiri caizse çakılan çiviyi dahi Tanrı belirlemiş, -ilerde Kur’an’ı Kerim ile farkına değinilecektir- nasıl yapılması gerektiğini bizzat ilk ağızdan Hz. Nuh’a bildirmiştir. Tanrı, gemi inşaatı bittikten sonra Hz. Nuh ile bir antlaşma yoluna gitmiş, sağ kalabilmeleri için –tufanın suyunda boğulmamak için- akrabalarını ve her canlı türünden bir dişi, bir erkek olmak üzere birer çifti kendi direktifleri doğrultusunda yaptırmış olduğu gemiye almasını söylemiştir.
Nuh peygamber de bu buyruklara harfi harfine uyarak tatbik etmiştir. Daha sonra antlaşmanın kuralları gereği Tanrı, buyruklarını peşi sıra bildirmiş, başta söylediğinin aksine farklı kategorilerden canlıları bu sefer yedişer çift olarak almasını söylemiştir. Kırk gün ve kırk gece yağan yağmurun ardından yeryüzünde canlı namına hiçbir şey kalmamış ve bir daha tekrarlanmamak – Tanrı bunun teminatını vermiştir. (Yeşaya, 54:9) – üzere tufan, artık gerçekleşme safhasına geçmiştir.
Burada Nuh peygamberin aldığı emri yerine getirirken yaşı zikredilmiş (altı yüz) hatta hangi ay ve günde olduğuna dair dakik bir anlatıma da yer vermiştir. Tabi bunların gerçekleşmesi canlıların gemiye bindiği yedinci günün sonunda başlamış ve tufan kopma noktasının ilerisine doğru yol almıştır. Kitap-ı Mukaddes bu süreç içerisinde Tanrı’yı bizzat bilfiil görev yapan biri olarak zikretmiş, hatta hayvanların gemiye bindirilmesinde yardımcı olan bir tali güç olarak telakki etmiştir.
Kırk gün süren tufanın ardından suların yükselme miktarı (dağlardan on beş arşın yüksek) Kutsal Kitap’ta zikredilmiş, suların elli gün boyunca yeryüzünü kapladığı anlatılmıştır. Bu süre geçtikten sonra Tanrı, Nuh peygamberi ve gemideki canlıları hatırlamış ve Tanrı’nın inayetiyle sular alçalmaya başlamıştır. Yağmurun dinmesi ve suların çekilmesi bir müddet devam etmiş, elli günlük tufanın ardından yüz elli günlük azalma süreci başlamıştır. Bu şekilde gemi yedinci ayın on yedinci günü Ararat dağına oturana kadar sürmüştür.
Burada sürekli tekrarlanan yedi (7) rakamının da sosyolojik arka planını incelemek gerektiğini konunun anlaşılması açısından önem arz ettiğini söylemek gerekmektedir. Kitab-ı Mukaddes’in bu şekilde anlattığı tufan, öyle anlaşılıyor ki bütün dünyayı kaplamıştır. Çünkü ciddi araştırmacıların üzerinde çok durduğu tufanın kapsam alanı Tevrat’ta işaret yoluyla zikredilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de buna dair kesin bir yargı bulunmamaktadır. Buna göre Nuh peygamber artık karaya oturmuş olan hayvan yüklü gemiden bir güvercin salmış, güvercin konacak yer bulamadığından gemiye geri dönmüştür.
Bu şekilde kuru yer buluncaya kadar gemide yaşayan canlılar, daha sonra gemiden inmiş ve yer yüzüne dağılmışlardır. Yeryüzünün farklı yerlerine dağılan bu insan ve hayvan türlerinden müteşekkil canlılar harap olan dünyayı yeniden mamur etmiş ve bu olayın bir daha asla olmayacağına dair Tanrı’nın şu vaadine mazhar olmuşlardır: “Dünya durdukça ekin ekmek, biçmek, sıcak, soğuk, yaz, kış, gece, gündüz hep var olacaktır.” (Yaratılış, 8/22)
*
Kur’an-ı Kerim, bu konuya azımsanmayacak derecede önem arz eden bir anlatıyla değinmiştir. Kitab-ı Mukaddes’ten farklı olarak Allah’ın mutlak iradesine ve ihtiyarına vurgu yapan Kur’an-ı Kerim, tufan olayını insanların ibret almaları için bir vesile kılmıştır (Kamer Suresi, 54/15). Onların kendilerine çekidüzen vermeleri için bir ikaz aracı kılmıştır. Tevrat gibi en ince ayrıntılarına kadar değinmemiş, bir darb-ı mesel mahiyetinde ilahi mesajını aktarmaya çalışmıştır. -Burada Kur’an-ı Kerim’den kasıt Allah’tır. Kur’an failmiş gibi algılanmasın. Zira Kur’an-ı Kerim Allah’ın sözüdür.-
Tevrat tufan olayının Tanrı’nın sebepsiz isteğine bağlarken Kur’an, insanın yapıp ettikleri yüzünden insanı sebep kılmış, kötü yönlerinden dolayı insanı zemmetmiştir. İnsanların yapmış oldukları zulüm ve kötülükten mütevellit daha önceki kavimlere farklı versiyonlarda (çekirge, haşerat, kurbağa ve kan) gönderdiği musibeti, ders almaları ve yeryüzünde büyüklük taslamamaları için bir düzeltme formülü mantığıyla yinelemiştir. Tevrat’ın bir daha asla olmayacak, vaadinden farklı olarak tekrarlanıp tekrarlanmayacağı konusunda bir sınır tayin etmemiş, her an insanların uyku ile uyanıklık arasında yakaza bir halde olmalarını sağlayacak bir üslup ile aktarmaya çalışmıştır.
Burada Hz Nuh’un yaşı ile ilgili mesajlara da değinmek, konu bütünlüğü açısından fayda sağlayacaktır. Çünkü günümüz dünyasında ciddi tartışma alanlarında olan bu meseleyi göz ardı etmek, araştırmanın maksadını ortaya çıkarmayacağı gibi nakıs olmasının da sebebi haline gelecektir. Kutsal Kitap, yaş konusuna tufan olayının aşamalarını anlatırken sık sık değinmiş, tufan hadisesi yaşanırken Nuh peygamberin yaşının altı yüz (600) olduğuna işaret etmiştir. Ancak Kur’an-ı Kerim, bu kadar kesin derecede ifade yoluna gitmemiş, Hz. Nuh’un yaşını binden elli yıl eksik (1000-50) ifadesiyle dile getirmiştir.
Kimi araştırmacılar bunu muhatap kitlenin ümmi oluşuna ve daha iyi anlayabilmeleri için bir avam tabiri oluşuna dayandırmış, kimi ise bunun kesretten kinaye (mübalağa edilmek istenen rakamsal ifadelerde anlatımı daha da güçlendirmek için kullanılan bolluk belirteci.) olduğunu iddia etmiştir. Fakat burada kanaatimizce asıl tartışma konusun bu olmaması gerektiği, asıl meselenin Hz. Nuh’un kavminin ne kadar gaddar, zalim ve inatçı bir kavim olduğu, Hz. Nuh’un bu kadar uzun bir sürede onları yola getiremediği meselesi olması gerektiğidir.
Günümüz dünyası ve kadim medeniyetlerde bir hayli merak konusu olan Nuh tufanı olayı, esas itibariyle bütün insanlık için önem teşkil eden bir durumdur. Farklı ve birbirinden coğrafi veya tarihi açıdan uzak olan kültürlerde bu konuda benzer anlatımların olması ile modern bilimsel bulgular (vuku bulduğuna dair), olayı ilginç kılmaktadır. İnsanlar için hakikat değeri olan kaynak ve belgeler buna değinmekte, bunun insanların ilgi odağına girmesini sağlamaktadır. Tarih, coğrafya, din, bilim gibi alanların inceleme alanına girmekte ve vuku bulup bulmadığı konusunda araştırmalara sebep olmaktadır.
Şayet vuku bulmuşsa neden ve niçin sorularını beraberinde getirmektedir. Sümer, Babil, Çin, Hint gibi kadim medeniyetlerin kaynaklarında yer almasının yanı sıra Kur’an-ı Kerim ve Tevrat gibi kutsal metinlerde de yer almaktadır. Burada yukarıda değinilen Kur’an-ı Kerim ve Kutsal Kitap gibi iki kutsal metnin tufan anlatılarına kabaca tekrar değinilecek olursa, böyle bir olayın vuku bulduğu, bir ceza ve helakın söz konusu olduğu birbirine benzer olarak çıkarılabilmektedir.
Öte yandan oluş şekli, kapsamı, zamanı ve aşamaları birbirinden farlılık arz etmekte ve yer yer zıtlıklara muhal verdiği görülmektedir. Ancak bu benzer ve farklı anlatımların birbirine dayanak olduğunu veya birbirine reddiyeci bir tavırla yaklaştığını söylemek pek mümkün görünmemektedir. Bu yüzden değerlendirme yapılırken bu iki metnin farklı zaman ve topluluklara geldiğini de göz önünde bulundurarak ayrı ayrı ele alınması daha doğru bir değerlendirme imkanı sağlayacaktır.