Söz&Kalem Dergisi - Hilal Akyıldırım
Ben rüzgârım... Filistin’in rüzgârıyım. Özlemlerin, sabrın rüzgârıyım. Yıkılmış sokakların üzerinden geçer, kaybolmuş çocuk cıvıltılarını taşır, zeytin ağaçlarının arasından süzülür, bir fısıltıya dönüşürüm...
O gün kanatlarımın arasında küçük, beyaz bir güvercin taşıyordum. Küçüktü ama kalbinin içindeki yük benden bile ağırdı... Onu yuvası olan en yakın dostu zeytin ağacının dalına kondurdum. Küçük güvercin zeytin ağacına dönüp usulca konuşmaya başladı: “Sevgili zeytin ağacım, sana ne kadar şükretsem az. Senin gibi bir dostum olduğu için çok şanslıyım; ama aklım hâlâ eski yuvamda, Mescid-i Aksa’da...”
Küçük güvercin bir an sustu; ona sessizce okşar gibi dokundum. İç çekerek devam etti: “Onun altın kubbesini, büyük kapısını, hurma ağaçlarını... Hepsini çok özledim. Acaba bir gün tekrar görebilecek miyim?”
Küçük beyaz güvercin semaya baktı, düşüncelere daldı. Ben de onun düşüncelerine eşlik ettim. “Sevgili dostum, bugüne kadar bana bir yuva oldun. Dallarınla fırtınalardan korudun, yapraklarınla serinlettin. Seninle yollarımı kesiştiren Rabbime şükürler olsun.”
Küçük güvercin, Mescid-i Aksa’daki yuvasını düşündü. Geniş kubbeyi hatırladı. Derin bir iç çekti ve zeytin ağacına dönerek özlemle mırıldandı:
“Artık yollarımızı ayırma vakti... Benim yerim burası değil; Mescid-i Aksa. Seni sevsem de kalbim oraya ait. Bu özlemi daha fazla büyütmek istemiyorum.”
İşte o an anladım; bu bir vedaydı... Küçük güvercin titrek bir nefes verdi, ardından kararlı bir şekilde devam etti: “O yüzden gidiyorum. Asıl yuvama, Mescid-i Aksa’ya...”
Zeytin ağacına son kez baktı ve ekledi:
“Umarım dalların her zamanki gibi gür, gövden her zamanki gibi sağlam olur. Ben yokken sana eşlik edecek dostların olur... Hadi, kal sağlıcakla…” dedi ve beyaz kanatlarını açıp benim eşliğimde Mescid-i Aksa’ya doğru süzüldü. Yolculukta bazen hızlandım, bazen yavaşlayarak onu dinlendirdim. Bir süre sonra bir göl kenarında durduk. Suya sessizce eşlik ettim. Küçük güvercin su içerken yanına bir karga kondu.
Konuşmalarını dinledim. Karga, güvercinin Filistin’e gideceğini duyunca şaşırdı:
“Filistin mi? Oranın artık eskisi gibi bir yer olmadığını biliyorsun, değil mi?”
Aniden yavaşladım... Yıkılan evleri, harabe içindeki sessiz çocuk parklarını ve kaybolmuş aileleri ben de görmüştüm. Hepsine şahit olmuştum. Küçük güvercin, karganın sözleri karşısında kısa bir an duraksasa da kalbindeki görevi bırakmadı. Ben de durmadım. Onu yeniden kanatlarımın üstüne aldım, bu yolda yalnız olmadığını hissettirerek Mescid-i Aksa yolculuğunda ona eşlik etmeye devam ettim.
Küçük güvercinin kalbinde artık sadece özlem ve merak değil, korku da vardı. Ama bu korkunun onu yıldırmasına izin vermedim. Ufukta Kudüs’ü görünce yavaşladım. Küçük güvercinle birlikte dar sokaklardan süzüldük. İlerledikçe kalbinin ağırlaştığını hissediyordum. Bir zamanlar renkli ve huzurlu olan sokaklar artık sadece harabeydi... Artık içimde toz, hüzün ve sabır da taşıyordum...
Bir köşede durduk; arkamızda koca bir enkaz, yanımızda eski bir duvarın dibinde bir anne; eskimiş bakır bir kapta oğluna su veriyordu. Ama hissettim; o anne oğluna o kaptan sadece su değil teselli ve ümit de veriyordu. Çocuk suyu içtikten sonra küçük güvercini fark etti; başını çevirip gülümsedi. Elindeki küçük ekmeği çekinerek güvercine uzattı. Anne, oğlunun bu davranışına gülümsedi; elini başına koyup saçlarını okşayarak mırıldandı:
“Görüyor musun oğlum? Topraklarımız istediği kadar sarsılsın, senin kalbindeki güç sarsılmadığı müddetçe bu toprak da bizim, bu gökyüzü de bizim.”
Küçük güvercin ekmeği sadece karnını doyurmak için değil, kalbindeki gücü korumak için de yedi. O an, yol boyunca onu takip eden korkunun gittiğini, yerine derin bir inancın geldiğini anladım. Anne ve oğlun yanından ayrılırken rüzgârıma çocuğun gülümsemesini ve annenin ümidini ekledim ve küçük güvercinle Kudüs’ün enkaz dolu sokaklarında ilerlemeye devam ettim... Biraz ileride, asırlardır ayakta duran bir kemerin önünde, yüzünde yılların izini taşıyan bir ihtiyar gördüm. Etrafında toplanan çocuklar onu dikkatle dinliyordu. Güvercin, yanlarındaki kuru bir asma dalına kondu.
İhtiyar, tesbihini ağır ağır çekerken çocuklara dönüp şöyle dedi:
“Evlatlarım! Yıkılan enkazlar yeniden inşa edilebilir; ancak kalpteki inanç kırılırsa bir daha kurulamaz. Bu toprak da bu gökyüzü de bizimdir; biz ayakta durdukça hiçbir güç inancımızı yok edemez.”
İhtiyar, dalda duran küçük güvercini fark edip çocuklara işaret etti:
“Şu güvercine bakın. Küçük kanatlarıyla isterse başka göklere, sahte huzurlara gidebilirdi. Ama o, bu yaralı ama hâlâ dimdik duran dalı ve vatanın zorluğunu seçti.” Akabinde sesi güçlendi ve şöyle devam etti:
“Taşlar devrilse, evler yıkılsa, yuvalar sessiz kalsa da; siz bu kuş gibi sadık oldukça bu topraklar asla kimsesiz kalmaz.”
Onun bu sözlerini kanatlarımın arasına aldım ve çocukların hüzünlü kalplerine ulaştırdım. Ve o an tekrar hatırladım: Ben sadece bir rüzgâr değil, kalplerin ve ruhların da taşıyıcısıydım. İhtiyarın sözleri sadece çocuklara değil, güvercinin inançla dolu kalbine de ulaştı. Küçük güvercin yeniden kanatlarımın altında Mescid-i Aksa’ya doğru süzüldü. O an hissettim ki; bu küçük güvercinin kalbi, geride bıraktığı zeytin ağacının kökleri gibi ağırlaştı ve güçlendi. Artık o kanatlar sadece kas gücüyle değil; anne ve oğlundan aldığı ümitle, ihtiyarın aktardığı kararlılıkla ilerliyordu. Güvercin artık korkmak yerine, gördüğü her acıyla yuvasına olan özlemini ve kararlılığını artırıyordu. Hızlandım... Güvercini daha hızlı taşıdım. Mescid-i Aksa artık sadece bir hedef değil, özlemin sona ereceği kıyıydı.
Ve işte, o an geldi...
Güneş yavaş yavaş batıyordu. Mescid-i Aksa, gün batımının sessizliği içinde karşımızda belirdi. Son ışıklarını Mescid-i Aksa’nın üzerine bırakıyordu. Gümüşi kurşun kubbe, üzerine düşen turuncu ışıkları yansıtıyor, gökyüzünün en değerli yıldızı gibi parlıyordu. Gökyüzü karanlık değil, zafer dolu bir pelerin gibi kızılın en güçlü tonuyla renklenmişti. Küçük güvercin, büyük kapının girişinden süzülerek kanatlarını açtı; sanki bütün o kızıl sema kanatlarının altındaydı.
Hurma ağaçlarının arasından geçerken fısıltımı yumuşattım. Zeytin ağacına olan şükranlarımızı, küçük çocuğun gülüşünü ve ihtiyarın sözlerini son kez onun kulağına fısıldadım. Küçük güvercin, aylarca yuvasından uzak kalmanın özlemiyle gözlerindeki sisin dağıldığını hissetti. Mescid-i Aksa’ya bakıp mırıldandı: “Yuvam...” Ardından yutkunup devam etti: “İşte benim yuvam burası. Benim evim burası, kalbimin sahip olduğu tek yer burası.”
Ben rüzgârım... Filistin’in, Mescid-i Aksa’nın, sabrın, özlemin ve inancın rüzgârıyım... Şahit oldum ki enkazlar ne kadar büyük, yıkımlar ne kadar derin olursa olsun, bir ruhun kalbinin ait olduğu yuvasına dönmesi, o enkazların arasındaki en büyük mucizedir.
Hızımı yavaşlattım. Mescid-i Aksa’nın üzerinden geçerek gökyüzündeki kızıl pelerine karıştığımda küçük güvercin, kendi vatanında, en şerefli ve huzurlu olduğu yerde özlemi geride bırakıp gözlerini kapattı.
Ben ise bu vuslatın ağırlığını ve güvercinin kalbindeki duyguları kanatlarımın altına alıp, sadece Filistin’deki değil dünyadaki, tüm zeytin ağaçlarına “Umudunuzu kaybetmeyin.” mesajını ulaştırmak üzere yeniden yollara düştüm...