Söz&Kalem Dergisi - Kadriye Altıntaş
George Orwell, 1984 yılında gerçekleşebilecek bir distopyayı, 1948’de kaleme alırken, 2026’da bile olan ve olması muhtemel olacak olayları kaleme aldığının, belki de farkında değildi. 1984 ütopyasında, tüm eylemler ve yaşam şekli, Büyük Birader denilen bir diktatör ve yardımcıları tarafından zorla hayata geçirilirken, günümüz 2026’sında, insanlar, bu yaşam şeklini severek, isteyerek, güle oynaya yaşayabiliyorlar. O zamanın insanı için özgürlüklerine vurulmuş olarak addedilen prangalar, günümüz insanları için özgürlük anahtarı olmuş, kavramların tanımları yer değiştirmiş, nesneler de isim ve tanımlarındaki bu karışıklığa şaşırmış durumdalar.
Belki daha özgür ve modern[!] bir çağa doğru gidiyoruz, bilinmez. Herkesin aklında, gelecekle ilgili ütopyalar yahut tahminler vardır muhakkak. Kimimiz gerçeğe yakın tahmin ederiz, kimimiz gerçeğin, hakikatin, yanından dahi geçemeyiz. Daha modern bir çağa mı doğru mu ilerliyoruz yoksa bir alamete binmişiz de kıyamete doğru mu gidiyoruz? Her gün, ‘’daha ne kadar modernleşeceğiz’’ diye düşünmeden edemiyoruz. Gelin, beraber bakalım bu çağın modernite adı altındaki yaşantısına ve prangalarına.
1-Özel hayatın yok edilmesi:
Özel hayat neredeyse kalmadı ve en mahrem alanımız olan yatak odalarımızın bile kullanım alanı, binlerce kişinin inisiyatifine sunulmuş durumda. Şöyle ki; eskiden çok da eski olmayan bir zaman diliminde, 10-15 yıl öncesinde bile, evimize bir misafir geldiğinde ilk kapatılan alanlardan biriydi yatak odası. Mahremdi, gözler değmemeliydi. Herkesin girebileceği bir mekan değildi. Evdeki çocukların ve yetişkinlerin dahi izin almadan kullanamayacağı bir alandı. Ama, günümüz modern dünyasında, şu an bırakın tanıdıkları ve misafirleri, hiç tanımadığımız ve belki de hiç tanımayacağımız insanlar, oturdukları yerden, saat kaç olursa olsun, yatak odalarımızın içerisine bakabiliyor.
Çünkü paylaşım yapma ve beğenme uğruna gönül rahatlığıyla biz paylaşıyoruz. Elbette bu davranışların psikolojik ve sosyolojik birtakım nedenleri vardır. Burada birkaç tanesine değinecek olursam; bana göre en önemlisinin, kişilerin kimlik çatışması ve hedefsizliği diyebilirim. Maneviyattan uzaklaşmış olan bizler, kendini gerçekleştirmeyi ve tekamül yolculuğunu bırakmış, hatta bu yolu ve süreci de küçümser bir hale gelmişiz. Anlam arayışının terk edilmesi, kendimizi bulamamamıza ve hayatı anlamlandıran işlerden uzaklaşmamıza sebep oldu.
2- Her yerde Olan Kameralar ve Gönüllü Haberciler:
Artık eskisi gibi ayıp örtmek kalkmış, yerini challenge, trolleme ve akım gibi kavramlar ve bu kavramların tezahürü olan yansımaları, hayatımıza girmiş durumda. Her an dışarıda hiç tanımadığımız bir insanın trolleme malzemesi olabiliriz. Dışarıda özel alanı koruyarak dolaşmak zor hale gelmiş durumda. Her yerde kamera ve gönüllü haberciler var. Hatta ceplerimizde kendi rızamızla taşıyoruz. En mahrem alanımız olan tuvaletlere girerken bile telefonlarımızı yanımızda taşıyoruz. Adeta bir organımızmış da ondan uzaklaşırsak hayatımız sonlanacakmış gibi bir hissiyata kapılıyoruz. Hayatımızın her alanında dinlenip, izlenebiliyoruz.
Kameraların olması elbette ki faydalı. Adli soruşturmada delil yetersizliği gibi durumlar azalmış gibi görünüyor. Ancak bundan çok daha kötü olan durumlar ortaya çıktı. Bu da suç oranların artması, kötülüklerin herkes tarafından hızlıca öğrenilmesi ve özendirilmesi… Bunlar arttırılabilir. Özel hayat ve kişi rızası gözetilmeksizin, toplumun büyük bir kesimi, telefonunda halka açık yerlerin fotoğraf ve videolarını çekebiliyor. Belki de hiç bilmediğiniz, tanımadığınız insanların galerilerinde bir fotoğraf karesinde ya da çektiği bir videoda figüran olmuşsunuzdur, hiç haberiniz olmadan.
3-Herşeyde Tektipleşme:
Giydiklerimiz, yediklerimiz, içtiklerimiz, hatta yaptığımız sporumuza kadar yaşam standartlarımız hep aynı olmuş. Her sene bir şey moda oluyor ve herkes onu giyiyor, onu yiyiyor, onu içiyor, onu düşünüyor. Düşünce yapılarımıza kadar tektipleştik. Bir olay karşısında verdiğimiz tepkiler bile aynı. Hatta tepkisizliğimiz… Bir durumun ya da olayın sosyal medyada yorumlanması sonucu, milyonlarca insan yorum yazarken, yazılanlara bakıldığında özgünlüğün çok az olduğunu görebiliriz. Yorumda insanlar genelde ikiye ayrılıyor. Katılanlar ve katılmayanlar, beğenenler ve beğenmeyenler.
Şöyle bir güruh da var. Oturduğu yerde, ahlaksızca yorum yapıp, yapılanı eleştirenler. Ben onları bu kategorilerin içine bile almam. Biri bir fikir üretip yazıyor, bir bakıyorsunuz onun gibi düşünen binlerce insan çıkıyor. Herkes o fikre katılıyor. Neden? Fikir üretmek zorlaştı mı? Evet, maalesef fikir üretmek, özgün olmak, özgün kalmak çok çok zorlaştı. Tüm hayatlarımız, beğenilere sunulmuş, bizler de takipçilerimizin mahkumları haline gelmişiz.
Milyonlarca liranın estetiğe yatırılması da büyük bir kaos ve kayıptır. Ayrıca toplumsal ve ekonomik bir çöküntüdür. Saçlara düşülen o aklar, yüzlerde oluşan çizgiler ve yaşamın ta kendisi olan vücuttaki o değişimler, yok edilerek, aslında hayatın şahitliği de bir nevi kabul edilmiyor. Herkes kendine has bir güzellikte yaratılmıştır. Kimisinin kemikli burnu, ona daha hoş bir hava katarken kimisinin kazayağı onu daha olgun ve güzel kılıyordur. Alnımızdaki çizgiler, hayata karşı savaşımızın birinci tanıkları. Bunları yok ederek güzelleşebileceğimizi sanıyorsak yanılırız. Çünkü toplumun büyük bir kesimi estetik yapmaya başladığı için estetiklilerin hepsi birbirinin aynısı oldu.
4- Cinsiyetsiz Bir Toplum Oluşturma Planı:
Son zamanlarda kadın ve erkeklerin görev tanımlarında karmaşa yaşanıyor. Toplumda bu görev karmaşasının doğurduğu sonuçlara bakıldığında; kadın evde iş yapmak ve çocuk doğurmak zorunda olmadığını sık sık dile getirir oldu. Duygusal anlamda daha çok erkek gibi düşünüp hareket eden kadınlar türerken, kadınlar gibi daha kibar, duygusal geçişleri kadınlar gibi daha hızlı olan erkekler türedi. Hatta ‘’prenses erkek’’ kavramı bile literatürümüze girmiş bulunmakta.
Bu kavram size gülünç geliyor olabilir ancak kavram tam bir trajikomediyi ifade ediyor. Artık evin reisliğini, geminin kaptanlığını, arabanın şoförlüğünü, adına her ne diyecekseniz, dümeni kadınlar ellerine almış bulunuyor. Bu da tıpkı bir gemi yolcusunun, kaptanın yerini işgal edip gemiyi karaya çıkarmak istemesi kadar tehlikeli ve gülünçtür. Çünkü gemi, ancak ve ancak, dümen kaptanın elinde olursa sağlıklı bir şekilde karaya varabilir. Yalnız size kötü bir haberim var. Hepimiz bu gemideyiz ve gemi su almaya başladı. Eğer bir an önce dümeni kaptana teslim etmezsek hepimiz batacağız. Herkes iyi olduğu ve iyi yapabildiği işe ve konuma acilen geri dönmelidir.
5-Gündemin Hızla Değişmesi ve Bilgiye Ulaşma Hızının Artması:
Gündemin sürekli ve çok hızlı değişmesi korkunç bir olay. Yaşanılanları hazmetmeden daha kötüsü ve daha yenisiyle karşılaşmamız, olaylar karşısında duygu karmaşası yaşamamıza ve donuk bir bakış açısına sahip olmamıza neden olur. Tepkilerimiz de, bir durum yaşandığında, ne yapacağını şaşırmış durumda.
Bilgiye ulaşmak eskiden çok zordu ancak günümüzde bu durum oldukça kolay ve hızlı bir şekilde gerçekleşiyor... Bilgiye bu kadar hızlı bir şekilde ulaşmak bilgi kirliliğine de neden oluyor. Bilgi kirliliği içerisinde, kirli bir zihinle hayatta kalmaya ve bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Özellikle sosyal medyada her şeye hızlıca ulaşmamız, zihin kirliliğimizi daha da arttırıyor. Artık bir makale ya da köşe yazısı okumakta zorlanıyorken, algılarımızı 15-20 saniyelik videolara sıkıştırmış durumdayız. Beynimiz telefon ekranlarının esareti altındayken bizler de günden güne ölen beynimizle, bu esaretin bedelini çok hızlı bir şeklide ödüyoruz.
Sözün özü şu ki; bizler George Orwell’ın distopyasında bahsedilen korkunç ortamdan çok daha korkunç bir ortamdayız. Distopyada, bahsettiklerim bir zorba tarafından yaptırılırken, gerçek hayatta yani şu an ki yaşantımızda biz bunu uyuşmuş zihnimizle kendimiz yapıyoruz. Diyeceksiniz ki; herkes mi bu düzeni benimsemiş, hiç mi karşı çıkan olmuyor? Elbette karşı çıkan ve benimsemeyenler var. Düzene uymayıp inadına tam tersini de yapan var ancak tıpkı distopyada geçtiği gibi ya severek ya da zorla bu düzene ayak uyduruyor sonunda. Çünkü düzeni benimsemeyip nefret edenlerin sayısı daha fazla olmasına rağmen sesleri daha az çıkıyor. Sesimizin, bu çarpık yaşamı benimseyenlerin sesinden gür çıktığı gün özgürleşeceğiz.