Söz&Kalem Dergisi - Amine Çimen
Bilgi, zihnin zahirî zenginliğidir; mana ise ruhun batınî derinliği. İnsan, sadece öğrenen kuru bir zihin değildir, aksine öğrendiğiyle hemhâl olan, bilginin özüne nüfuz edip manayı idrak eden varlıktır. Bilgiden manaya geçiş, özü itibariyle; Yüce Allah’ın Efendimiz (s.a.v.) vasıtasıyla bizlere ulaştırdığı o muazzam teorik çerçevenin ötesine geçmek, satırlarda yazılı olanı sadra (kalbe) indirmek ve hakikati bizzat yaşamaktır.
Bu bağlamda medreseler, tekkeler, ilim halkaları ve sohbet meclisleri; bilgiyi hikmete, hikmeti de samimi bir kulluğa dönüştüren mukaddes eşikler olarak var olmuştur. Bizler de bu irfan mirasının izini sürmek adına, burada bilgiye hikmet nazarıyla yaklaşan İslam medreselerini ele almaya çalışacağız.
Ashab-ı Suffe
İslam medeniyetinde medrese geleneğinin ve insana dokunan eğitim anlayışının en temel esin kaynağı, hiç şüphesiz Ashab-ı Suffe’dir. Efendimiz (s.a.v.) döneminde Medine’ye hicret eden ve kendilerini tamamen ilme adayan bu sahabiler, tarihin ilk sistemli eğitim ve öğretim yuvasının temelini atmışlardır. Ekseriyeti muhacirlerden oluşan bu ilk "yatılı meclis", dünya telaşından ve maişet kaygısından sıyrılarak kendilerini Efendimiz’in (s.a.v.) rahle-i tedrisine bırakmışlardır. İşittikleri her kelamı hayata aktaran, bilgiyi manaya çevirerek hem kendilerini hem de kendilerinden sonra gelen İslam alemini ihya eden ilk kutlu talebelerdi.
Ashab-ı Suffe'nin en belirgin vasfı, ilmi hayatlarının merkezine koymalarıydı. Dünya meşgalesini bir kenara bırakarak bütün vakitlerini Efendimiz'in (s.a.v.) rahle-i tedrisinde geçirirlerdi, işittikleri her kelâmı hıfzedip onunla amel ederlerdi. Nitekim Ebû Hüreyre Hazretleri, kendisine neden bu kadar çok hadis rivayet ettiği sorulduğunda şöyle buyurmuştur:
"Muhacir kardeşlerimiz çarşı ve pazarda ticaretle, Ensar kardeşlerimiz ise tarla ve bahçelerinde ziraatla meşgulken, ben Resûlullah'ın (s.a.v.) yanından ayrılmıyor, onun mübarek sözlerini hıfzediyordum."
Nizâmiye Medreseleri
İslam medeniyetinin ilim yolculuğundaki en önemli dönüm noktalarından birini Nizâmiye Medreseleri oluşturur. Büyük Selçuklu Devleti'nin veziri Nizâmülmülk tarafından kurulan bu müesseseler, salt bir bilgi aktarım merkezi değil, aksine bilgiyi manaya dönüştüren, ilmi ahlakla buluşturan ve ümmete yön verecek âlimlerin yetiştiği birer irfan ocağı olmuştur.
Nizâmiye Medreselerinin temel gayesi; Allah'a hakkıyla kulluk edecek, dinini doğru anlayıp yaşayacak ve edindiği ilmi hayatına yansıtacak şahsiyetler yetiştirmekti. Bu kurumlar aynı zamanda dönemin İslam toplumunu tehdit eden menfi fikrî akımlara karşı Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat anlayışını muhafaza ederek ümmetin birlik ve istikametini korumayı hedefliyordu.
Medreselerde ilim, sadece ezberlenen bilgilerden ibaret görülmez; insanı olgunlaştıran, karakterini inşa eden ve topluma faydalı hâle getiren bir emanet olarak kabul edilirdi. Bu köklü anlayış sayesinde Nizâmiye Medreseleri, salt bilgi sahibi insanların ötesinde, hikmet ve irfan kuşanmış şahsiyetler yetiştirmiştir.
Bağdat, Nişâbur, Belh, İsfahan, Merv ve Musul gibi dönemin önemli merkezlerinde kurulan bu yapılar, kısa zamanda bütün İslam coğrafyasına örnek teşkil etmiştir. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, Arap dili ve edebiyatının yanı sıra aklî ilimlerin de okutulduğu bu kurumlarda eğitim, muayyen bir disiplin içerisinde yürütülmüş; öğrenciler hem ilmi hem de ahlaki bakımdan titizlikle teçhiz edilmiştir.
Nizâmiye Medreseleri; eğitim anlayışı, ilmî disiplini ve irfan merkezli yaklaşımıyla İslam medeniyetindeki medrese geleneğinin kökleşmesinde öncü bir rol üstlenmiş ve kendisinden sonra gelen tüm eğitim kurumlarına ilham kaynağı olmuştur.
Müstansıriyye Medresesi
Abbâsî Halifesi el- Mustansır Billah tarafından 1227- 1234 yılları arasında Dicle Nehri kıyısında inşa ettirilen Müstansıriyye Medresesi, İslam dünyasının en büyük ve en gelişmiş ilim merkezlerinden biri kabul edilir. Dört Sünnî fıkıh mezhebine uygun eğitim veren ilk medrese olmasının yanı sıra; Kur'an, hadis, kıraat ve tıp gibi alanlarda da yükseköğretim imkânı sunmuştur.
Bünyesinde dârülhadis, dârülkur'an, dârüttıp, kütüphane, mescit ve diğer eğitim birimlerini barındıran bu büyük külliye, teorik eğitimi uygulamayla birleştiren müfredatıyla öne çıkmıştır. Ayrıca öğrencilere burs, barınma, yiyecek ve kırtasiye desteği sağlayarak ilmin yayılmasına önemli katkılar sunmuştur. Böylece Müstansıriyye Medresesi, farklı ilim dallarını aynı çatı altında buluşturarak, ilmin toplumun her alanına yön verdiği seçkin bir eğitim merkezi hâline gelmiştir.
Kırmızı Medrese
Kırmızı Medrese, halk arasında Kürtçe "Medresa Sor" (Kırmızı Medrese), Arapça kaynaklarda ise "Medresetü'l-Hamrâ" adıyla bilinir. Tarihin ve maneviyatın kalbi olan Cizre'de, Hz. Nuh Türbesi ve Orta Çağ'ın büyük âlimi El-Cezerî'nin türbesinin de bulunduğu bölgede konumlanmıştır.
14 .yüzyılda Cizre Beyliği döneminde II. Şeref Bey tarafından yaptırılan yapı, mimarisinde kullanılan kırmızı tuğlalardan dolayı bu isimle anılmıştır. Kırmızı Medrese; medrese, mescit ve türbenin birbirine açıldığı, ilim ile ibadetin harmanlandığı müstesna bir ilim külliyesi olarak inşa edilmiştir.
Cizre Beyliği döneminde bölgenin en önemli yükseköğrenim merkezlerinden biri olan bu külliye, gölgesinde nice âlimler ve şairler yetiştirmiştir. Bu müstesna isimlerin başında, tasavvuf, Doğu edebiyatı ve dinî ilimlerde derin izler bırakan büyük ârif ve şair Melayê Cizîrî gelir. Cizîrî, uzun yıllar bu kutlu mekânda müderrislik yapmış ve pek çok talebeye icazet vermiştir. Onun rahlesinden geçen öğrenciler; tefsir ve fıkıh gibi dinî ilimlerin yanı sıra mantık, felsefe, matematik ve astronomi gibi aklî ilimleri de öğrenerek kâinatı, insanı ve hayatı anlamlandırmaya çalışmışlardır.
Zihni ilimle donatan bu derin eğitim anlayışı, medresenin taş duvarlarında ve mimari detaylarında da somut birer sembol olarak karşımıza çıkar.
Medresenin kapılarının alçak tutulması ise ilme, mekâna ve hocaya duyulan hürmetin bir göstergesidir. Çünkü bu kapılardan edeple girilir, edeple çıkılır. Kapıdan geçen her talebe başını eğerek içeri girdiğinden, daha ilk adımda nefsini terbiye etmeyi ve edebi yaşayarak öğrenmeyi tecrübe ederdi. Böylece Kırmızı Medrese, yalnızca bilginin aktarıldığı bir eğitim kurumu olmanın ötesine geçmiş; hem ilmi hem de ahlâkı kuşanan, bilgiyi hayatında ihya eden Müslüman şahsiyetlerin yetiştiği bir irfan mektebi hâline gelmiştir.
Sahn-ı Semân medreseleri
Osmanlı medrese mimarisinin doğal bir gelişmesi neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu medreseler, Osmanlı medrese tarzının günümüze ulaşabilen ilk dönem mimari özelliklerine de uygun düşmektedir. Fatih medreseleri; Bursa’daki Yıldırım Bayezid Medresesi (1399), Çelebi Mehmed’in Bursa’da inşa ettirdiği Yeşil Medrese (1415) ve II. Murad’ın Edirne’deki Muradiye Medresesi (1426) ile oluşan köklü geleneğin bir parçasıdır.
Osmanlı mimarisinin bu zirve noktası, devletin entelektüel ve bilimsel vizyonunu yansıtan muazzam bir sahneye dönüştü. Bu mimari geleneğin içinde şekillenen Sahn-ı Semân, döneminin en yüksek düzeydeki akademik merkezi olarak hem aklî (pozitif/ilmî) hem de naklî (dini) ilimlerin bir arada verildiği çok yönlü bir eğitim müfredatına sahipti.
Sonuç olarak; zikrettiğimiz her medrese, taş ve duvardan ibaret olmayıp mana ile hayat bulmuştur. Medrese geleneğinin taşıdığı bu manaya bugün her zamankinden daha fazla muhtacız. Zira modern çağda bilgiye hızla ulaşıyor olsak da, bu bilgi derinliğe inmediği ve insana o manevi hazzı vermediği sürece gerçek kemale ulaştıramamaktadır. İnsanlığın kurtuluşu, bu medreselerde yetişenlerin ilim, ahlak ve amel anlayışını yeniden kuşanmaktan geçmektedir. Bizlere düşen ise bilgiyi manaya, ilmi de samimi bir amele dönüştüren o medrese ruhuna yeniden kavuşmaktır.