Yusuf Sincar - Söz&Kalem Dergisi
Platon, Devlet isimli eserinde iyi ve kötü arasında yaptığı klasik ayrıma göre; iyilik şeylerin bir arada olması; kötülük ise dağılması demektir. Nasıl ki sağlık ve yaşam dediğimiz şey bedenin azalarının bir arada ve uyum içinde çalışması demekse; hastalık ve ölüm de bedenin dağılıp ayrışması ve çürümesi demektir. Demek ki bir arada olmak, bir olmak, düzen ve uyum içinde kalmak iyilik; dağılma, çürüme ve kaos ise kötülük demektir. Platon bu düşünceyi şöyle devam ettirir: bir şehirde hekimlik ve avukatlık şanlı ve şerefli meslekler haline gelmişse o toplum hem bedensel hem de ahlaki olarak çürümüş (hasta) demektir. Zira hekimlerin artması bedenlerin bozulmasının ve avukatların artması da ahlakın bozulmasının alametidir.
Öyleyse, toplumlar sadece ekonomik ya da siyasi nedenlerle değil, kimi zaman ahlaki çürüme nedeniyle çökmeye başlar. Örneğin İbn Haldun, ünlü eseri Mukaddime’de bu sürece daha sistematik bir yapı kazandırmıştır. Ona göre toplumlar genellikle zor şartlar altında doğar. Bu zorluklar insanları dayanışmaya, çalışmaya ve mücadele etmeye zorlar. Ancak zamanla güç, zenginlik ve refah arttıkça aynı toplum yavaş yavaş değişmeye başlar. Mücadele ruhunun yerini konfor, fedakarlığın yerini ise bireysel çıkarlar alır.
İbn Haldun’a göre ahlaki çürümenin en belirgin işareti lüks ve rahatlık alışkanlığıdır. Bu türden karakter değişimleri genellikle köylerden çok şehirlerde vuku bulur. Şehir, çürümenin ve dağılmanın başladığı yerdir. İnsanlar orada artık üretmekten çok tüketmeye, mücadele etmekten çok rahat yaşamaya yönelir. Cesaret ve dürüstlük gibi erdemler zayıflarken toplum giderek daha kaypak bir hale gelir. Bu süreçte insanlar kendi değerlerinden uzaklaşır ve çoğu zaman güçlü gördükleri başka toplumların yaşam biçimlerini taklit etmeye başlar. Böylece toplumu ayakta tutan ortak ruh ve dayanışma duygusu giderek zayıflar. Ona göre Tarih boyunca birçok uygarlığın başına gelen çöküşün ardında da çoğu zaman bu ahlaki çürüme vardır.
Platon ve İbn Haldun’dan sonra yirminci yüzyıla uzanıp Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” ile neyi kastettiğine bakalım.
Nazi yönetiminin her emrini koşulsuz uygulayan bir bürokrat olan Eichmann’ın Kudüs’teki mahkeme savunmasını gözlemledikten sonra, “kötülük” denen şeyin daima olağan üstü durumlarda ve sıra dışı karakterler tarafından meydana getirilen bir şey olmadığına kanaat getiren Arendt, en sıradan durumlarda ve bilinçsizce yapılan eylemlerde bile korkunç kötülüklerin ortaya çıkabileceğini öne sürmüştür. Zira Arendt, mahkeme savunması sırasında Eichmann’ın hiçte bir canavar veya aşırı fanatik-militarist biri gibi görünmediğini söyler.
Adamın söylediği tek şey macumca “ben sadece emirleri uyguladım” demektir. İşte Arendt’e göre sorun tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü asıl problem bir canavar gibi görünmek değil, ahlaki yönden zayıf olmak yani eylemleri hakkında hiçbir duygu hissetmemek, hiçbir akıl yürütememektir. Zira Eichmann kendi eylemini ahlaki olarak sorgulamamış ve sistem içinde düşünmeden hareket etmiştir.
Çürümenin anatomisi
Şimdi, buraya kadar kötülük hakkında kafamızda bir şema oluştuğunu söyleyebiliriz. Platon, kötülük için “dağılmak, savrulmak” ifadelerini kullanıyordu. İbn Haldun, “konfor alışkanlığı” tespitini yaparken, Arendt ise “sisteme bilinçsizce ayak uydurmak” tabirini kullanıyordu.
En basit haliyle bu üç görüşü ortak zeminde buluşturmayı deneyelim. Örneğin insanı ele alalım, tek bir insanı, sadece bir insanı. Buna Ahmet, Ayşe, Berk veya Buse diyebilirsiniz. Henüz ahlaki standartları insan fıtratına muhalefet etmeyen bir toplumsal düzen içinde yaşayan Ahmet’in daha boş bir levha iken veri yüklenebileceği kaynaklar şunlardır: Aile, arkadaşlık, okul, medya ve toplumsal eğilimler. O toplum içindeki tüm unsurlardan beslenen Ahmet’in çürümeye başladığını ne zaman söyleyebiliriz?
Platoncu anlamda bir dağılma yaşanırsa; örneğin, yaşam boyu öğrenilen bilgilerden biri veya birkaçı herhangi bir sebeple negatif anlamda değişmeye başlarsa ahlaki bütünlük veya ahlaki birlik içerisinde gedik açılmış olacaktır. Dağılma ve çürüme dediğimiz şey zaten böyle bir şey değil midir? Bir elmanın çürümesi gözle görülemeyen bir mantar ile başlamakta ve dağılma yasaları önlem alınmadığı takdirde entropiye uygun biçimde işlemektedir. Öyle ki bu anlayışın İslam dininde en bilindik örneği Hz. Muhammed’in şu sözüdür: “Kul, bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Tövbe ettiği takdirde cilalanıp silinir. O günahı tekrar işlediği / günaha devam ettiği zaman, o siyah nokta da gittikçe büyür, kalbi istila eder.”
Bu aşamadan sonra kalpte dünya sevgisi yer etmeye başlar. İşte bu, İbn Haldun’un “konfora düşlünlük” dediği şeydir. Birlik bozulunca, dağılma süreci başlayınca insan, tutunabileceği sabit kuvvetlerden de uzaklaşmış olacaktır. Bakıp yön buldukları yıldızların yokluğunda yönünü kaybedip avare avare dolaşan gezginler gibi kıblesizlik illeti insana bulaştığında Kuran’daki şu ayetin kalplere tecelli ettiği görülür: “… yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen, yoldan çıkmış toplum için üzülme dedi.” İsrailoğullarının 40 yıl boyunca şaşkın ve avare bir şekilde dolaşmalarını anlatan bu ayeti “dünya sevgisi” yüzünden “dağılmanın başlaması” şeklinde anlamak gerekir.
Öyleyse, dağılma başlarsa dünya sevgisi kalpte yer etmeye başlar ve dünya sevgisi kalpte yer ederse dağılmanın hızı artar. “Neden” bir süre sonra sonuç, “sonuç” da bir süre sonra neden haline gelir. Birbirini tetikleyen diyalektik süreç içerisinde bu hastalık toplumun geneline yayılacak; en sıradan insan dahi bu çürümeden nasibini alacaktır. İşte bu, Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği kavramdır: “sadece emirleri uyguluyorduk” “herkesin yaşadığı gibi yaşıyorduk” “dalanlarla birlikte dalıyorduk” (müdessir-45).
Şimdi, çevrenize bir bakın. Gördüğünüz en iyi niyetli, en sıradan insanın dahi bir şekilde kötülüğe hizmet ettiğini farkedeceksiniz. Çünkü kötülüğün sıradanlaştığı bir toplumda insanın iyisi ile kötüsü arasında bir ayrım yapmak neredeyse imkansızdır.
Kötülük böyle bir şeydir: toplumun her zerresini etkisi altına alır ve kendi hizmetinde çalışan bilinçli ve bilinçsiz erlere dönüştürür. Burada bize düşen nedir?
Düzeni ve birliği sağlamak, dağılmayı önlemek, dünya hırsını ve aç gözlülüğü kalpten söküp atmak ve kötülüğün en sıradan olanının dahi farkında olarak ona karşı mücadele etmek. Bunu başarabilirsek, iyiliğin en sıradan ve en basit davranışlara bile sirayet ettiğini; söz gelimi, Hz. İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca gibi; iyiliğin bazen en küçük ve en basit-sıradan görünen davranışlarla bile ortaya çıkabileceğine yani iyiliğin sıradanlığına şahitlik edebiliriz.