Söz&Kalem Dergisi - Süleyman Esmer
“Resulüm! O Yahudilere deniz kenarında bulunan şehir halkının başına gelenleri sor: Onlar cumartesi günü Allah’ın koyduğu avlama yasağını alenen çiğniyorlardı. Çünkü balıklar onlara cumartesi günü sürüler hâlinde su yüzünde görülerek geliyorlardı. Cumartesi dışındaki günlerde ise gelmiyorlardı. Kendileri için konan hükümleri açıktan çiğneyip durmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk. İçlerinden bir grup: “Allah’ın dünyada helâk edeceği veya ahirette çok şiddetli bir şekilde azap edeceği bir gürûha ne diye boş yere öğüt verip duruyorsunuz?” dedi. Öğüt verenler ise: “Rabbinize karşı tebliğ sorumluluğumuzdan kurtulmak için; bir de belki onlar da Allah’ın yasaklarını çiğnemekten sakınırlar diye böyle yapıyoruz” şeklinde cevap verdiler. Onlar, kendilerine yapılan uyarıları tamamen kulak ardı ettiler. Biz de kötülükten sakındıranları kurtardık; zulmedenleri ise, alışkanlık hâline getirdikleri günahlar yüzünden dehşetli bir yoksulluk azabıyla cezalandırdık. Yine onlar, iyice azgınlaşıp, kendilerine yasaklanan şeyleri küstahça işlemeye devam edince, biz de onlara “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.”[1]
Davet, o kadar mühim ve kutlu bir iştir ki Hz. Adem yaratıldığından Hatemul Enbiya’ya (sav) kadar 124 bin Peygamber tebliğ ile vazifelendirilmiştir. Risalet’ten sonra ise ayetin beyan ettiği gibi sürekli davetçiler var olagelmişlerdir. Davet yolunda çileler çekilmiş, ağır bedeller ödenmiştir. İsmet ve emanet vasıflı elçiler yalancılık ve sihirbazlık gibi iftiralara uğramışlardır.
Araf suresinde geçen Ashabı Sebt olayı, insanların asla unutmamaları gereken çok mühim bir hadisedir. Söz konusu olay “emri bil maruf nehy anil münker” vazifesinin ehemmiyetini izhar eder. Ayette emri çiğneyen güruhun kötülüklerini engellemeye çalışıp onlara iyiliği emreden, onları kötülükten sakındıran davetçi bir topluluk vardır. Müfessirler bu ayetin tevilini yaparken davetçi topluluğun dışındaki herkesin helak olduğunu söylerler. Asr suresinin meali de bu düşünceyi pekiştirir: İman edip salih amel işleyerek hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin dışındaki tüm insanlığın hüsranda olduğunu beyan eder Yüce Rabbimiz.
Yeryüzünün güvenilir ve yaşanılabilir bir mekana dönüşmesi, ancak bu vazifenin neticesinde olabilir. Hz. Muhammed (sav) “Bir kötülük gören kişi, eli ile değiştirmeye gücü yetiyorsa onu eli ile değiştirsin. Buna gücü yetmez ise dili ile değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbi ile (o kötülüğe) buğz etsin, (onu hoş görmesin). Ve bu da imanın asgarî gereğidir.”[2] diye biz davetçilere sosyal hayattaki rolümüzü hatırlatıyordu. Asrı saadette bunun örneği çoktu.
Sahabe efendilerimiz sürekli birbirlerine iyiliği emretmişlerdi ve yapılan yanlışlıklara da engel olmuşlardı. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer gibi dengi olmayan halifeler minberde ilk hutbe irad ettikleri zaman cemaat onları “İslami çizgiden ayrıldığınızda kılıçlarımızla sizi düzeltiriz” diye karşılamışlardı. Bütün bunlar Müslümanların birbirleri üzerindeki haklarını ve sosyal hayattaki sorumluluklarını bize öğretiyordu. Başka bir hadisi şerifte Efendimiz (sav): “Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.” deyince, Bir sahabe: ‘’Ya Resulallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zalimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?’’ dedi. Peygamberimiz (sav): “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyuruyordu.[3] Tüm bu telkinler biz 21.yy. Müslümanlarının unuttuğu veya yapmaktan çekindiği en mühim vazifemizi hatırlatır.
İçinde bulunduğumuz çağı tefekkür edersek kötülüklere engel olmaya çalışan ve kurtuluşa eren o mümtaz insanların ne kadar yüce bir iş yaptıklarını daha iyi anlayabiliriz. Bugün Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Sudan’da, Yemen’de, İran’da ve daha nice mazlum coğrafyalarda zulüm görüp katledilen canlar, insanoğluna ayetteki o mühim kaideyi haykırıyor: Nehiy Anil Münker!
Siyonistlerin kuduz köpekler gibi mazlum coğrafyalara saldırmasının sebebi de önünde durup da kendisine engel olabilecek kimselerin olmayışıdır. Unutmamalıyız ki Nehy Anil Münker, yani kötülükten sakın(dır)mak vazifesi bu çağın cihadıdır. Peygamberler kendi kavimlerinin nasıl ki kötülüklerine engel olmaya çalıştılar ise çağın Müslümanları da bu gayreti göstermek zorundadırlar. Hakikati anlatmaktan çekinirsek, kötülükleri engellemekten imtina edersek Araf suresinde bahsedilen suskun topluluktan farkımız kalmayacaktır.
Batının bizden istediği Müslüman profilini mi tercih edeceğiz, yoksa Allah ve Resulünün öğrettiği İslami hayatı mı? Batılı emperyalistlerin istediği Hristiyan ruhbanlığının İslam dininde yeri yoktur. Hele ki bir yanağına vurulduğunda ötekini de uzatmak, gibi hiçbir şekilde insan onuru ve izzeti ile bağdaşmayan düşüncelerin İslam’da hiçbir karşılığı yoktur.…
Hz. Ali (ra) gibi kanımızın son damlasına kadar hakkı savunmaktan asla vazgeçmemeliyiz. Zulme sessiz kalmanın yeri yoktur bizim dinimizde. İmanın gereği her türlü münkeri engellemektir. Bu uğurda hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmemeliyiz. Hakikati maslahata feda etmemeliyiz!
Rabbimiz bizi bu şuura ulaştırsın!