Amine Çimen - Söz&Kalem Dergisi
Yaklaşık beş yıl önce babamın söylediği bir söz, bugün zihnimde yeniden yankılandı: ‘’On yıl önce bu beldede açık bir insan bulamazdık’’ demişti. Bu sözü hatırlayınca kendi kendime sordum: ‘’Acaba biz evlatlar olarak bu çağın rüzgârına kapılıp savruluyor muyuz?
Nasıl oldu da bu hâle geldik? Kimi örnek alıyoruz?’’
Etrafımıza baktığımızda, modernleşmenin etkisiyle algılarımızın yönlendirildiği bir çağda yaşıyoruz. Bu süreçte bizler; anne babalarımızı, dedelerimizi ve âlimlerimizi takip etmeyi ya bıraktık ya da bırakmaya zorlandık. Öyle ki, bu çizgiye uymazsak “ötekileştiriliriz”, “irticacı” damgası yeriz gibi söylemlerle karşı karşıya kaldık. Bütün bu dönüşümle birlikte gözle görülür bir ahlaki yozlaşma da ortaya çıktı. Dinimizin güzel gördüğü ve teşvik ettiği değerleri bir kenara bırakıp; anlık beğenilerin, geçici güzelliklerin peşinden sürüklenen bir yapıya dönüştük.
Bir zamanlar bize rol model olan İslami şahsiyetleri ve öncüleri geride bıraktık. Onların yerine ise zihinlerimizi meşgul eden, fakat geleceğe nitelikli bir nesil bırakma noktasında hiçbir katkısı olmayan kimseleri örnek aldık. Müzikten, sanata; kıyafetten, gündelik yaşamdaki hal ve hareketlere dair birçok alanda farkında olmadan yönlendirildik. Oysa biz, sabır ve mücadeleyle örnek olmuş bir Peygamber’in ümmetiyiz. Bu yüzden kendimize şu soruları sormak zorundayız: Kimin gibi olmak istiyoruz? Kime karşı muhabbet besliyoruz? Örnek aldığımız insanlar nasıl bir ahlaka sahip?
Peygamberlerden başlayıp öncü şahsiyetlere kadar her zaman bizlere örnek olacak hikmet sahibi insanlar var olmuştur. Onlar yalnızca sözleriyle değil, lisan-ı hâlleriyle de insanlara yol göstermişlerdir. Lisan-ı hâl ile lisan-ı kâl bir araya geldiğinde ortaya tesiri derin bir örneklik çıkar. Fakat çoğu zaman hâl, sözden daha kuvvetlidir.
Bir insan; alışverişiyle, giyinişiyle, edebiyle ve duruşuyla da bir daveti temsil eder. Hiç konuşmasa bile yaşayışıyla İslam’ı anlatabilir. Ancak sadece konuşup, yaşantısı buna uymayan kimse; farkında olmadan insanları uzaklaştırabilir. Bu ise ağır bir sorumluluktur.
Bu yüzden en doğru yol, sözüyle hâli bir olan olmaktır. Hatta eğer söz ile hâl arasında bir uyumsuzluk varsa, susmak daha evladır. Çünkü hakiki davet, önce yaşanır; sonra dile gelir.
Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Rabbimiz, Ahzâb Suresi’nde şöyle buyurur:
“Allah Rasûlü’nde sizin için; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça zikreden kimseler için en güzel örnek vardır.”
Bu ayetin gereğince, evvela Efendimiz’i hem hâl hem kâl yönüyle örnek almalıyız. Hz. Muhammed (s.a.v), bütün insanlık için gönderilmiş son ve en mükemmel örnek peygamberdir. Kur’ân’ın ifadesiyle İslam dini onunla kemale ermiştir. Yirmi üç senelik peygamberlik hayatı boyunca; itikatta, amelde, muamelatta, ahlakta, adapta, adalette, liyakatte, emanette, tevazuda, hoşgörüde, şefkatte ve merhamette; darlıkta ve genişlikte, külfette ve nimette, zorlukta ve kolaylıkta -kısacası hayatın her alanında- bir Müslümanın nasıl yaşaması gerektiğini sözleriyle, fiilleriyle ve takrirleriyle bizzat göstermiştir
Resulullah’ın (s.a.v.) buyurduğu üzere: “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir”. İslâm Medeniyeti, Selef-i Salihin’den günümüze kadar bu övgüye mazhar olan sayısız âlim yetiştirmiştir. Şüphesiz bu alimlerin hepsi, birbirinden müstesna örnekliklerle dolu hayatlara sahip olmaları hasebiyle birbirleriyle mukayese edilemeyecek kadar kıymettarlar. Fakat başlatmış olduğu iman hareketiyle, geçtiğimiz yüzyılın başlarından ömrünün sonuna kadar materyalist çağın karşısında dikilip imanı kurtarmak ve muhafaza etmek adına meşru dairedeki zevklerden bile içtinap edip kendini bütün varlığıyla davasına adayan Bediüzzaman Said Nursî gibi, zaman ve mekân olarak aşina olduğumuz nadide rol modellerin sayıca çok olduğunu söylemek pek mümkün değildir.
Bu anlamda Bediüzzaman’ı, günümüz insanı için güzide bir örneklik olarak ileri sürmek şaşırtıcı gelmeyecektir. Çünkü neredeyse hayatının yarısını zindan ve sürgünde yaşamış, bayramlarını dahi yalnızlık içinde geçirmiş, defalarca zehirlenmiş olmasına rağmen davasından bir an bile tereddüt etmeyen bir âlimden bahsediyoruz. Onun hayatı yalnızca sözden ibaret değildir; aksine sabırla, mücadeleyle ve fedakârlıkla yazılmış bir örnekliktir.
Nitekim kendi eserlerinde bu hakikati şöyle ifade eder:“Beni, yalnız nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de…”
Bütün bu yaşadıkları, onun ne uğruna mücadele ettiğini açıkça göstermektedir. O, çağın savurduğu değersiz örnekliklere karşı hakiki bir duruş ortaya koymuş ve kendini bu uğurda feda etmiştir. Bu yönüyle bize düşen, hem onun sözlerini hem de sarsılmaz duruşunu örnek almaktır. Bu noktada asıl mesele, yukarıda bahsettiğimiz soruları nefsimize sormaktır; Kim gibi olmak istiyoruz?
Doğru örnekliği tanımak ve onu hayatımıza tatbik etmek gerekir. İyi bir modeli; Peygamber Efendimiz’den, “yıldızlarım” diye nitelendirdiği ashabından ve onlara tabi olan İslam önderlerinden almak gerekir. Asr-ı cahiliyenin alışkanlıklarını devralan bir toplum içinde yaşamasına rağmen, en güzel duruşu sergileyerek kendi asrına örnek olan Ömer bin Abdülaziz gibi olmalıyız.
İtikatta sapmaların arttığı bir dönemde hakikati müdafaa eden Ebu’l Hasan el-Eş‘arî gibi olmalıyız. İnancı korumayı ve doğruyu savunmayı hedef edinmeliyiz. Zor zamanlarda dahi adaleti ve izzeti elden bırakmayan Selahaddin Eyyûbî gibi olmalıyız.
Ve daha nice örnek şahsiyetler… İbnü’l Cevzî, İmam Gazâlî, İzzeddin bin Abdüsselâm gibi âlimleri de kendimize rehber edinmeliyiz. Bunca örnek şahsiyet varken, kayda değer olmayan “elitleri” örnek almak ne kadar doğru olur?
Şimdi bu mukayeseler bağlamında bu soruyu bir kez daha soralım kendimize;
Biz bize yetmiyor muyuz?