Yusuf Sincar - Söz&Kalem Dergisi
Din, en temel anlamıyla “yol” demektir. Bu bağlamda yalnızca aşkın bir varlığa inanmayı değil, bir yaşam biçimini de ifade edebilir. Bu nedenle “Tanrı vardır” diyen kişi de kendi yolunun dindarıdır; “Tanrı yoktur” diyen kişi de kendi yolunun dindarı sayılabilir. Dolayısıyla din kavramını zorunlu olarak klasik anlamda bilinen kutsal ve ilahi bir varlıkla sınırlandırmak zorunda değiliz. Öyle ki görünenin ötesine geçen her iddia zorunlu olarak bir inanca tekabül eder. Bunlara metafizik iddialar diyebiliriz ancak metafizik kavramının yaygın anlamının ötesinde; felsefede daha geniş bir anlama işaret ettiğini unutmamak gerekir. Örneğin, varlığın arkhesine yönelik ileri sürülen iddialar metafizik iddialardır. Thales “her şeyin kökeninde su vardır” derken metafizik bir iddia öne sürüyordur. Çünkü görünenin arkasındaki bir görünmeyene atıf yapılmaktadır. Haricen, ahlak ve estetik de metafiziktir. Özetle, olgulardan soyutlanarak kurulan her fikir metafizik temalar içerir.
İlerlemecilik teorisine göre aşkın ve kutsal diye bağımsız bir gerçeklik yoktur. Tanrı fikri, insan aklının gelişim sürecinin bir ürünüdür. Bu görüşe göre ilk insanlar zihinsel olarak yeterince gelişmemiş oldukları için doğa olaylarını açıklamakta zorlanmış ve bu olaylara aşkın anlamlar yüklemişlerdir. Şimşeği, yıldırımı, vahşi hayvanları ya da doğa güçlerini tanrısallaştırmışlardır. Dinin kökenini doğaya dayandıran bu yaklaşım natürizm (doğacılık) olarak adlandırılır. Natürizmi savunan antropolog ve sosyologlara göre dinin temelinde üç ana unsur vardır: Korku, Fayda, Hayranlık.
İnsanın doğa karşısındaki acziyetinden doğan korku, doğadan sağladığı fayda ve doğanın büyüklüğü karşısındaki hayranlık, zamanla doğa unsurlarının kutsallaştırılmasına yol açmıştır. Bu süreçte maddi varlıklar, manevi anlamlar yüklenerek kutsal hale getirilmiştir. Ancak bu yaklaşım hem mantıksal hem de tarihsel açıdan sorgulanmalıdır.
Mantıksal açıdan:
İçkin olan insandan aşkın bir Tanrı fikrinin nasıl türetildiği ciddi bir problemdir. Örneğin, güneşin insanı ısıtmasından “tapınma” fikrine nasıl geçildiği açıklanmaya muhtaçtır. Bir şeye tapınabilmek ya da minnet duyabilmek için bu duyguların insanda zaten potansiyel olarak bulunması gerekir. Eğer bu potansiyel yoksa, doğa olaylarından hareketle tapınma bilincine ulaşmak mantıksal boşluk içeren bir sıçrama olur.
Nitekim insanda görme yetisi vardır; fakat bu yeti ancak ışıkla açığa çıkar. Aynı şekilde, Sokrates’in örneğinde olduğu gibi, bir kölede geometri bilgisi potansiyel olarak vardır; ancak uygun şartlarda ortaya çıkar. Buradan hareketle, tapınma ve aşkınlık duygusunun da insanın doğasında önceden mevcut olması gerekir.
Korku temelli açıklamalar da benzer bir sorun taşır. “İnsan şimşekten korktuğu için onu tanrılaştırdı” denir. Oysa insanın korktuğu şeyi kutsallaştırması zorunlu değildir; aksine onu yok sayması ya da ondan kaçınması daha beklenen bir tepkidir. Bu durumda ateizmin kökeni de korkuya dayandırılabilir: İnsan, korktuğu Tanrı fikrini ortadan kaldırarak bu korkudan kurtulmak istemiş olabilir. Bu da korkunun tek başına açıklayıcı bir ilke olmadığını gösterir.
Max Müller’in gökyüzüne bakarak sonsuzluk fikrinin oluştuğu yönündeki görüşü de benzer şekilde eleştirilebilir. Gökyüzü insana “arkasında ne var?” sorusunu sordurmaz; bu soru zaten insan zihninde vardır. Yani sonsuzluk fikri dış dünyadan türetilmiş değil, insanın zihinsel yapısında önceden bulunan bir kavramdır.
Tarihsel açıdan:
Natürizm, ilk dini deneyimleri doğa güçlerine indirger; ancak antropolojik veriler bu iddiayı tam olarak desteklemez. İlk tapınılan varlıkların her zaman korkutucu, faydalı ya da hayranlık uyandıran unsurlar olmadığı görülür. Tırtıl, solucan, yaprak gibi basit varlıkların bile kutsallaştırıldığı örnekler vardır. Bu durum, dinin yalnızca korku, fayda ve hayranlıkla açıklanamayacağını gösterir.
Bununla birlikte, İlkçağ doğa filozoflarının töz olarak kabul ettiği unsurlar (örneğin Thales’in suyu) yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda metafizik bir anlam da taşımaktaydı. Werner Jaeger, İlk Yunan Filozoflarında Tanrı Düşüncesi isimli eserinde doğa filozoflarının tüm varlığın temelinde var olduğunu iddia ettiği su, hava, ateş ve apeiron gibi unsurların ilahi anlamlar taşıdığını ortaya koymuştur. Bu da doğa ile kutsal arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermiştir.
Totemizm Anlayışı:
Emile Durkheim’e göre dinin kökeni totemizmde aranmalıdır. Bu görüşe göre din, bireysel değil toplumsal bir olgudur. İnsanlar toplumsal birlik ve düzeni sağlamak için ortak semboller (totemler) üretmiş ve bunlara kutsallık atfetmişlerdir.
Totem bir hayvan, bitki ya da nesne olabilir; önemli olan toplumun ortak bilinç etrafında birleşmesidir. Bu bağlamda kutsal, aslında kolektif bilincin bir yansımasıdır.
Ancak bu yaklaşım da eleştirilebilir. Eğer din tamamen toplumsal bir uzlaşıdan ibaret olsaydı, aynı toplum içinde farklı inançların ortaya çıkması zor olurdu. Oysa tarih boyunca, örneğin Hz. Muhammad’in ortaya çıkışı gibi, toplumun genel inançlarına tamamen zıt dini hareketler görülmüştür. Bu durum, dinin yalnızca kolektif bilinçle açıklanamayacağını göstermektedir.