Sena Elçi - Söz&Kalem Dergisi
Yazar Hakkında
Yazar, 1931’de New York’ ta doğdu. Neredeyse tüm yaşamını ve akademik kariyerini New York'ta geçiren Postman, eğitimini de yine aynı eyaletteki Columbia Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Eleştirmen, yazar, hümanist, eğitim reformcusu ve iletişim kuramcısı Neil Postman, New York üniversitesinin kültür ve iletişim bölümünde profesör olarak çalışmış ve bölümün başkanlığında bulunmuştur. Yine aynı üniversitenin eğitim bilimleri bölümüne bağlı medya ekolojisi programının da kurucusudur. Eğitimcilikte başarısı nedeniyle Christiyan Linback ödülü almıştır. Yirmi kitap yazan Neil Postman' ın en ünlü eseri ‘’Televizyon: Öldüren Eğlence’’ isimli kitabıdır. Üç çocuk babası olan yazar, 2003'te 72 yaşındayken New York'ta hayata veda etmiştir.
Kitap Hakkında
Eser, akademik ve aynı zamanda ironi barındıran çeviri bir kitaptır. Kitaptaki yoğun ironi ve akademik anlatım okumayı güçleştirebilse de yazarın tarihsel bağlamı sunarak söze başlaması, temel tezlerin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Ayrıca George Orwell ve Aldous Huxley’in modern toplumun geleceğine dair düşüncelerine yer vermektedir. Daha çok Huxley’in Cesur Yeni Dünya’da tarif ettiği, insanların sonsuz eğlence ve hazla uyuşturularak düşünme yetilerini gönüllüce terk ettiği model galip gelmiştir. Yazarın temel tezi, toplumun bilgiden mahrum bırakılarak değil, aksine anlamsız bir bilgi seline ve görselliğe boğularak gerçeklikten koparıldığıdır; yani bizi mahvedecek olan şey nefret ettiğimiz baskılar değil, tutkuyla bağlandığımız ve bizi eğlendiren araçların ta kendisidir. İki bölüm ve ara başlıklardan oluşan kitap, hem tarihsel hem de felsefi bir biçimde yazan Neil Postman, bize aslında TV'nin çok daha ötesine uzanan medya okuryazarlığına ve eleştirmenliğine kavuşmamızı sağlayan ufuklar açıyor.
Özet
‘’Değişim değişti’’
Postman’ın perspektifinden bu değişimi şöyle özetlenebilir: Eskiden değişim, matbaa gibi araçlarla fikirler üzerinden ve zamana yayılarak gerçekleşirken; telgraf ve televizyon (hata günümüzde internet ve sosyal medyayla) birlikte yerini, zihinsel süreçlerimizi doğrudan şekillendiren kesintisiz bir "akışa" bırakmıştır. Artık biz dünyayı fikirlerimizle değiştirmiyoruz; aksine, teknolojik araçlar dünyayı algılama biçimimizi kökten değiştirerek bizi fark ettirmeden kendi kalıplarına döküyor ve değişimin bizzat doğasını rasyonel bir süreçten kontrolsüz bir alışkanlığa dönüştürüyor. Bu durum günümüzde düşünmeyen ve gördüğü her şeyi yapan bir nesil getiriyor.
Sosyal medyada bir soykırım haberinden hemen sonra bir yemek tarifine, ardından bir eğlence videosuna geçmemiz, bilginin ağırlığını yok ederek her şeyi birer "eğlence parçasına" indirger. Bu durum bizi, hakkında hiçbir şey yapamayacağımız bir trajedi bombardımanıyla toplumsal bir duyarsızlığa sürükler. Sonuçta asıl tehlike baskı değil, Postman’ın vurguladığı gibi, sevdiğimiz ve eğlendiğimiz bu araçlara gönüllü olarak teslim olup zihinsel süreçlerimizi bu akışın içinde kaybetmemizdir.
Görsel medyanın egemenliğiyle birlikte, uzmanlık ve bilgi artık kendi başına bir değer ifade etmemekte; kişinin bilgisini ne kadar iyi bir performansla 'pazarlayabildiği' ön plana çıkmaktadır. Ekrana çıkan bir doktorun, bir akademisyenin veya bir uzmanın başarısı hatta din adamının sunduğu bilginin doğruluğundan ziyade; ekran ışığına uymanın, diksiyonuna ve izleyiciyi ne kadar eğlendirebildiğine bağlı hale gelmiştir. Bu durum, ciddi meselelerin 'şov dünyasının' kurallarına göre yeniden kurgulanmasına neden olur. Neticede, sahne performansı sergilemeyi reddeden veya buna yeteneği olmayan gerçek uzmanlar görünemez olurken; karmaşık gerçekleri basit, eğlenceli ve etkileyici birer gösteriye dönüştüren figürler toplumun yeni bilgi kaynakları haline gelir. Bu, bilginin kendisinin değil, 'bilgi veriyormuş gibi görünmenin' ödüllendirildiği bir yanılsama çağıdır.
Ayrıca ekrana çıkan kişilerin sevilip sevilmemesi sadece izleyicinin kararı değil, medyanın ekonomik yapısı tarafından önceden kurgulanmış bir süreçtir. Televizyon ve sosyal medya platformları birer ticari işletmelerdirler. Temel amaçları, 'dikkat süresini' maksimize ederek reklam satmaktır. Arka plandaki bu yapı; karmaşık, sıkıcı veya rahatsız edici olanı değil, hızlı tüketilebilir ve 'sevilebilir' olanı filtreleyip önümüze çıkarır. Yapımcılar, algoritmalar ve reklam verenler, izleyicinin neyi seveceğini istatistiksel verilerle belirleyerek ekran yüzlerini bu kalıplara göre seçer ve parlatır. Bu durum, gerçek bilginin yerine 'pazarlanabilir imajın' geçtiği, sahne arkasındaki güçlerin izleyicinin beğenisini manipüle ederek sadece sistemin devamlılığını sağlayan figürleri devleştirdiği yapay bir vitrin yaratır.
Modern medya düzeni, izleyiciyi bir birey olarak değil, bir pazarlama aracı ve veri kaynağı olarak konumlandırır. Bu sistemin kalbinde yanan reklam ışıkları, sadece ürün satmayı değil, aynı zamanda bizim zihin dünyamızı ve düşünme hızımızı da değiştirmeyi hedefler. Sürekli bir uyaran bombardımanı altında kalan insan beyni, derinlemesine analiz yapmak yerine anlık tepkiler veren ve hızla tüketen bir yapıya zorlanır. Bu hız, düşüncelerimizin niteliğini bozarak bizi karmaşık meseleler üzerinde durup düşünemeyen, sadece sunulan imajlara hızlıca onay veren veya reddeden pasif birer tüketici haline getirir. Maalesef bu süreçte düşüncelerimiz bizim olmaktan çıkar. Sistemin bizden beklediği tepkileri veren, hızla karara varmaya programlanmış ve bu konforlu kuşatılmışlığın içinde kendi hür iradesini kaybettiğini fark etmeyen birer parça haline dönüşürüz.
Ne yazık ki modern medya, bizi sürekli bir "şimdi" hapsine alarak geçmişle ve gelecekle olan bağımızı koparır; bizi sadece anlık uyaranlara tepki veren işlemcilere dönüştürür. Bu kuşatmadan çıkmanın yolu, bilginin hızını değil, niteliğini sorgulamaktan geçer. Eğer bir bilgi bize çok hızlı ulaşıyor ve bizi hemen bir duyguya (öfke, neşe, tüketme arzusu) sürüklüyorsa, orada bizim düşüncemiz değil, sistemin pazarlama stratejisi devrededir.
Müslüman bireyler olarak bilgiye yaklaşımımız, Kuran’ın emri ve Resulullah'ın (sav) uyarısı doğrultusunda her duyulanı araştırmayı ve doğruluğundan emin olunmayan haberi yaymamayı gerektirir. Medyanın bizi birer pazarlama aracı olarak görüp zihnimizi hızlandırdığı bu çağda, Kur’an’ın ‘'Size bir fasık haber getirirse onu araştırın'’ (Hucurat, 6) emri, tam da Postman’ın korktuğu o 'bağlamdan kopuk ve yanıltıcı bilgi' tuzağına karşı en güçlü kalkandır. Eğlence toplumunun bizi içine çektiği duyarsızlık ve hız sarmalına karşı, bilgiyi bir emanet olarak görüp onun güvenilirliğini tartmak, sadece düşünsel bir gereklilik değil, aynı zamanda zihnimizi ve kalbimizi medyanın kirli akışından koruyan ahlaki bir duruştur.