Sümeyye Yılmaz - Söz&Kalem Dergisi
Çağın en büyük krizlerinden biri, artık gözle görülür bir yıkımdan ziyade hissedilmeyen bir çürüme biçiminde ortaya çıkıyor: insanlığın sıradanlaşması. Bu sıradanlaşma; bir anda gerçekleşen dramatik bir kopuş değil, aksine zamanla içselleştirilen, normalize edilen ve fark edilmeden meşrulaştırılan bir çözülme sürecidir. Modern insan, artık kötülüğe şaşırmayan, zulme tepki vermeyen ve hatta zaman zaman ona dolaylı olarak katkı sağlayan bir varlığa dönüşmektedir.
Savaşlar artık sadece coğrafi sınırlar içinde yaşanan trajediler değildir; aynı zamanda küresel bir seyirlik hâline gelmiştir. Görüntüler ekranlara düşer, birkaç saniyelik bir dikkat çekişin ardından hızla tüketilir ve yerini başka bir içeriğe bırakır. Bu durum, sosyolojik açıdan "duyarsızlaşma" ve "ahlaki yorgunluk" kavramlarıyla açıklanabilir. Sürekli maruz kalınan şiddet ve acı, bireyin tepki verme kapasitesini zayıflatır; vicdan, tekrar eden görüntüler karşısında körelir.
Bu körelmenin en somut tezahürlerinden biri, en basit eylem biçimlerinden dahi kaçınılmasıdır. Örneğin boykot, yalnızca ekonomik bir refleks değil; aynı zamanda etik bir duruş, ahlaki bir tavırdır. Tüketim üzerinden şekillenen modern yaşam, bireyi "homo consumens" yani tüketen insan formuna indirgerken, değerleri de tercihlerle değil alışkanlıklarla belirlenen bir düzleme çekmiştir. Artık neyin doğru olduğu değil, neyin kolay olduğu belirleyici hâle gelmiştir.
Oysa İslam düşüncesinde insan, yalnızca tüketen değil; aynı zamanda sorumluluk taşıyan, şahitlik eden ve gerektiğinde tavır alan bir varlıktır. Kur'an-ı Kerim'de bu sorumluluk açık bir şekilde ifade edilir: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız..." (Âl-i İmrân, 110) Bu ayet, pasif bir iyilik anlayışını değil; aksine aktif bir ahlaki müdahale sorumluluğunu ortaya koyar. İyiliği sadece bireysel düzlemde yaşamak yeterli görülmez; aynı zamanda toplumsal düzlemde yaygınlaştırmak ve kötülüğe karşı durmak da bir vecibe olarak sunulur.
Ancak günümüzde ortaya çıkan tablo, bu ilkenin pratikte karşılık bulmakta zorlandığını göstermektedir. Sessizlik, giderek bir "norm" hâline gelmekte; tepki vermemek, sorgulamamak ve görmezden gelmek sıradanlaşmaktadır. Bu durum, sosyolojide "normalleşme" olarak adlandırılır: Başlangıçta kabul edilemez olan bir durum, zamanla alışıldık hâle gelir ve sorgulanmaz olur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu tehlikeyi asırlar öncesinden şu şekilde ifade etmiştir:
"Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir." (Müslim, İman, 78)
Bu hadis, kötülük karşısında üç aşamalı bir sorumluluk bilinci ortaya koyar: eylem, söz ve kalp. Ancak günümüzde gelinen noktada, bu üç aşamanın dahi çoğu zaman askıya alındığı görülmektedir. Eylem yoktur, söz çoğu zaman yüzeyseldir ve kalbi tepki ise giderek zayıflamaktadır. Bu zayıflamanın arka planında yalnızca bireysel ihmaller değil, aynı zamanda sistematik bir dönüşüm de bulunmaktadır.
Dijital çağın algoritmik yapısı, dikkat süresini kısaltmakta, derinleşmeyi zorlaştırmakta ve sürekli bir "akış" içinde yüzeyselliği teşvik etmektedir. Bu bağlamda yaşanan durum, yalnızca bir ahlaki zafiyet değil; aynı zamanda epistemolojik bir kırılmadır. İnsan artık bilgiyi derinlemesine anlamak yerine hızla tüketmekte, hakikati kavramak yerine onu geçici bir içerik olarak deneyimlemektedir.
İslam ahlakı ise tam aksine "tefekkür", "tedebbür" ve "basiret" kavramları üzerine inşa edilmiştir. Tefekkür, yüzeyin ötesine geçebilme; tedebbür, olayların arka planını okuyabilme; basiret ise hak ile batılı ayırt edebilme yetisidir. Bu kavramların zayıfladığı bir toplumda, zulmün fark edilmemesi ya da fark edilse bile önemsenmemesi kaçınılmaz hâle gelir.
Bu noktada ortaya çıkan tablo, bir tür "ahlaki konforizm"dir. İnsan, doğru olanı bilse dahi, rahatını bozmak istemediği için harekete geçmez. Bu durum, zamanla bir içsel çelişkiye yol açar. Vicdan ile eylem arasındaki bu uyumsuzluk, ya vicdanın susturulmasıyla ya da eylemsizliğin meşrulaştırılmasıyla çözülmeye çalışılır. Her iki durumda da kaybedilen şey, insanlığın kendisidir.
Kur'an'da bu duruma işaret eden bir başka ayette şöyle buyrulur: "Zalimlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur..." (Hûd, 113) Bu ayet, zulme doğrudan katılmanın ötesinde, ona meyletmenin, yani sessiz kalmanın ve dolaylı destek vermenin de ciddi bir tehlike olduğunu vurgular. Bu bağlamda, pasiflik bile bir tercih, sessizlik bile bir taraf olmaktır.
Sonuç olarak, günümüz dünyasında yaşanan kriz, yalnızca siyasi ya da ekonomik değil; derin bir ahlaki ve varoluşsal krizdir. İnsanlık, büyük ideallerini kaybetmiş; yerini küçük konforlara bırakmıştır. Zulüm karşısında susmak, savaşları izlemek, en basit tepki biçimlerinden dahi kaçınmak... Bunların her biri, sıradanlaşmanın birer göstergesidir. Ancak bu sıradanlaşma kaçınılmaz değildir. Çünkü insan, aynı zamanda kendini dönüştürebilen bir varlıktır. Vicdan, tamamen yok olan bir şey değil; bastırılan ve unutulan bir hakikattir. Onu yeniden hatırlamak, yeniden hissetmek ve yeniden harekete geçirmek mümkündür.
İnsanlık belki sessizleşti. Ama bu sessizlik, ebedi olmak zorunda değildir.