Muhammed Cevher - Söz&Kalem Dergisi
Günümüz dünyasında sınavlar, yalnızca akademik bilgiyi ölçen araçlar değil; gençlerin özgüvenini, geleceğe dair umutlarını ve hatta kendilik değerlerini belirleyen birer ölçüt hâline gelmiştir. Birkaç saatlik bir sınavın, yılların emeğini ve insanın tüm hayatını belirleyeceği düşüncesi, birçok öğrencinin omuzlarına ağır bir yük bindirmektedir. Bu yükün adı ise çoğu zaman kaygıdır.
Kaygı, insanın fıtratında bulunan doğal bir duygudur. Tehlike karşısında tedbir almamızı, sorumluluklarımızı ciddiye almamızı sağlar. Hiç kaygı duymayan bir birey, hedeflerine karşı duyarsızlaşabilir. Ancak kaygı kontrolden çıktığında, faydalı olmaktan çıkarak zihni kilitleyen, performansı düşüren ve kişiyi içten içe tüketen bir probleme dönüşür. Bunun için Peygamberimizin de dediği gibi, ‘’vasat olmamız’’ gerekmektedir. Sınav dönemlerinde yaşanan yoğun stres, mide ağrıları, uykusuzluk, dikkat dağınıklığı ve özgüven kaybı, bu kontrolsüz kaygının en somut yansımalarıdır.
Sınav kaygısının temelinde çoğu zaman yanlış anlamlandırma yatar. Sınavı “hayatın tek kapısı” olarak görmek; başarısızlığı “değersizlik” ile eş tutmak ve geleceği tek bir sonuca bağlamak, zihni sürekli alarm hâlinde tutar. Oysa bir sınav, insanın ne karakterini ne de kişilik değerini ölçer. Sadece belirli bir zaman diliminde, belirli kazanımlarla ilgili performansı değerlendirir. Bu gerçeğin göz ardı edilmesi, kaygıyı katlayarak artırır ve bireyi içinden çıkması zor bir psikolojik baskıya sürükler.
Modern çağda bu kaygıyı besleyen pek çok unsur bulunmaktadır. Ailelerin iyi niyetle kurduğu yüksek beklentiler, çevreden gelen “sen yaparsın” baskısı, akranlarla sürekli kıyaslanma ve sosyal medyada sergilenen abartılı başarı hikâyeleri, öğrencinin zihninde derin bir yetersizlik hissi oluşturur. “Herkes ilerliyor, ben geride kalıyorum” düşüncesi, zamanla iç konuşmaya dönüşür ve bireyin kendine olan inancını zedeler. Oysa her insanın öğrenme hızı, imkânları, şartları ve sınanma biçimi farklıdır. Bu farklılıkları yok saymak, kişiyi başkasının hayatını yaşamaya zorlamak anlamına gelir.
Kaygı yönetiminin en önemli adımlarından biri, kontrol edilebilen ve edilemeyen alanları net bir şekilde ayırabilmektir. Öğrenci; ne kadar çalışacağını, hangi konuları tekrar edeceğini, gününü nasıl planlayacağını, uykusuna ve beslenmesine ne kadar dikkat edeceğini kontrol edebilir. Ancak sınavın zorluk derecesi, soruların tarzı, rakiplerin performansı ya da sonuçların nasıl açıklanacağı, bireyin kontrol alanı dışındadır. Kontrol edemediği unsurlara odaklanan bir zihin, enerjisini boşa harcar ve tükenmişlik hissini artırır. Buna karşılık sorumluluğunu yerine getirmeye odaklanan kişi, zihinsel olarak daha dengeli ve güçlü hâle gelir.
Bu noktada kaygıyı tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onu yönetilebilir bir seviyeye indirmek daha sağlıklı ve gerçekçi bir yaklaşımdır. Hafif düzeyde kaygı, dikkati artırır ve kişiyi harekete geçirir. Ancak bu duygu panik seviyesine ulaştığında, öğrenilen bilgilerin sınav anında hatırlanamamasına yol açar. Birçok öğrenci, bildiği soruları bile sırf heyecan nedeniyle yanlış yapabilmektedir. Nefes egzersizleri, kısa zihinsel molalar, sınav öncesi olumsuz düşünceleri fark edip dönüştürme çabası, kaygıyı dengelemek adına etkili yöntemlerdir.
Sınav psikolojisinde göz ardı edilmemesi gereken bir diğer önemli unsur ise manevî dengedir. İnsan sadece zihinsel ve bedensel bir varlık değildir; aynı zamanda ruhsal bir boyuta sahiptir. Ruh ihmal edildiğinde, en kusursuz çalışma programları bile beklenen etkiyi göstermez. Dua, insanın iç dünyasını sakinleştirir; yükünü paylaşmasını sağlar ve yalnız olmadığını hatırlatır. Namaz, günün akışı içinde bir durak niteliği taşıyarak zihni toparlar ve kalbe sükûnet verir. “Elimden geleni yaptım” bilinci ise, sonucu kabullenmeyi kolaylaştırır ve insanı aşırı beklentinin yıpratıcılığından korur.
Kaygıyı besleyen en tehlikeli düşüncelerden biri de mükemmeliyetçiliktir. Her denemede yüksek netler yapma zorunluluğu hisseden, hata yapmayı başarısızlık olarak gören birey, en küçük aksilikte tüm motivasyonunu kaybedebilir. Oysa hata, öğrenme sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Yanlış yapılan bir soru, eksik bir konunun ya da hatalı bir düşünme biçiminin fark edilmesini sağlar. Bu açıdan bakıldığında, yanlışlar birer engel değil, gelişimin işaretleridir. Bu bakış açısını kazanabilen öğrenciler için deneme sınavları bir tehdit olmaktan çıkar, ilerlemenin aynasına dönüşür.
Ayrıca sınav sürecinde bireyin kendine şefkat göstermesi de son derece önemlidir. Sürekli kendini eleştiren, başkalarıyla kıyaslayan ve geçmiş hataları zihninde tekrar tekrar canlandıran bir öğrenci, farkında olmadan kaygısını besler. Oysa insan, elinden geleni yapmasına rağmen zaman zaman zorlanabilir. Bu durum zayıflık değil, insan olmanın doğal bir sonucudur. Kendine karşı anlayışlı olan birey, toparlanma gücünü daha hızlı kazanır.
Unutulmamalıdır ki sınavlar kazanılabilir ya da kaybedilebilir; fakat insanın kendini kaybetmesi telafisi en zor kayıptır. Bir sonuç uğruna ahlakından, sağlığından ve iç huzurundan vazgeçen birey, yüksek bir puan alsa bile gerçek anlamda kazanan sayılmaz. Buna karşılık sabrını, dengesini ve umudunu koruyabilen bir insan, hangi sonucu alırsa alsın güçlüdür. Çünkü gerçek başarı, yalnızca sayısal verilerle değil; duruşla, emekle ve ruhsal dengeyle ölçülür.
Sonuç olarak sınav, insanın hayatı boyunca karşılaşacağı pek çok imtihandan yalnızca biridir. Hayat, tek bir sınavdan ve tek bir sonuçtan ibaret değildir. Kaygıyı doğru yöneten, sınavı hayatının merkezine koymayan, sorumluluğunu yerine getirdikten sonra sonucu kabullenebilen birey; hem sınav sürecinde hem de hayat yolculuğunda daha sağlam adımlar atar. Çünkü sınavdan büyük olan, insanın kendisidir; kaygıdan büyük olan ise, insanın iradesi ve umududur.
Selam, kaygıyı geride bırakıp tevekkül eden, Allah’ın kullarının üzerine olsun.