Söz&Kalem Dergisi - Abdulhakim Çiftçi
‘’Her sessizlik, söylenmemiş sözlerden oluşur’’ diyor adını dahi telaffuzda zorlandığımız yabancı bir düşünür. Zaten kimin söylediğini bilip bilmemek önemli değil, önemli olan işaret ettiği anlam ve düşündürmek istediği mana. Sessizlik deyince insanın aklına ünlü ressam Vincent van Gogh’un ‘’Çığlık’’ adlı tablosu gelir. En azından ellerini kulaklarına koymuş, avazı çıktığı kadar bağıran ama sessini kimseye duyuramayan kimseler için bu geçerli. Aslında fazla uzağa gitmeye gerek yok. Hemen yanı başımızda doğmuş, hemşehrimiz, edebiyatın ustalarından ve şiirinde ‘’yatarım, yatarım yıl belli değil’’ diyen Yaşar Kemal’de aynı şeyi söylüyor. Hatta ‘’Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir’’ diyor.
Immanuel Kant bu konuda “Söylediklerimizden çok, söyleyemediklerimize pişman oluruz. Dile getirilmemiş düşünce, gidilmemiş yoldur” der. Esasında üçü de aynı şeyi anlatmaya çalışıyor. Kimi tuvale döküyor, kimi şiire, kimisi ise yazıya. Bir şekilde döküyorlar içlerinde birikmiş sessizliği. Çünkü onlar içinde anlatılmadan kalan bir hikayeye katlanmak kadar acı bir şeyin olmadığını ve o anlatılmamış hikayenin bir yolunu bulup söze dökülmediğinde derinlerde bir yerde sızlayıp durduğunu iyi bilirler.
Onlar bunu becerebiliyorlar, peki ya başaramayanlar? İçindeki sessizliği dışa vuramayanlar ne yapıyor, nasıl dayanıyorlar peki? Ben söyleyeyim ne yaptıklarını veya ne yapmadıklarını. Onlar melankolizmin dibini yaşıyorlar. Herkesin iştahla konuştuğu bu çağda susmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Tıpkı mum gibi ışık saça saça eriyorlar. Etrafına aydınlık vermek uğruna dibine ışık vermeden herkesin kandili oluyorlar ama tıpkı terzi misali kendi kör noktasını aydınlatamadan zamana yenik düşe düşe devam ediyorlar hayatlarına.
Bazen bundan zevk alıyorlar, bazen lanet okuyorlar. Çok geride kalmışlarına üzülüyorlar bazen, bazen de fazla ileriden muzdarip hallerine şaşırıyorlar. Hz Mevlana’nın, “Işık yaradan sızar.” sözüne can-ı gönülden inanıyorlar. Yavaş yavaş piştiklerini sanıyorlar; bir bakıyorlar ki kızarmış, kavrulup gitmişler de çiğ hallerine geri dönmek istiyorlar. İçlerindeki sessizliği ve içe kapanmışlığı, samimiyetsiz ve seviyesiz insanlara karşı bünyelerine bir koruma refleksi olarak kullanıyor, insanı sustuğu yerlerden tanıyorlar.
Sukut, yani sessizlik onlar için bir keyfiyet haline dönüşüyor. Başka bir deyişle sessizlik, onlar için cehaletin aksine bilginin bir işareti anlamına geliyor ve susan insanın bilgisizliği tezine asla katılmıyorlar. Onlar çok iyi bildikleri bir konuda susma yolunu tercih ediyorlar. Diğer söylenenleri dinliyor yanlış olduğunu bile bile zihnindeki asıl doğrunun keyfini çıkarıyorlar. Bir konuda fikir beyan etmeyenin o konuyu en iyi şekilde bildiğine inanıyorlar. Etrafta konuşulan saçmalıklara bıyık altından güler, bunu kimsenin ruhu bile duymadan yapıyorlar. Buna mecburlar çünkü içlerindeki sessizliği bir şekilde dışa vurmaya çalışıyorlar. Aksi halde bir yerlerde patlak vereceğini, onları iki adım atamaz hale getireceğini iyi biliyorlar.
Zihinlerinin içinde hiç bir şey olmazsa zihnin kendi kendini öğüteceğini düşünüyor, bu yüzden zihinlerini boş bırakmak istemiyorlar. Buna karşın zihnin fazla kurcalanmaması ve sıkıntıya girmemesi gerektiğini de iyi biliyorlar. Çünkü zihnin bu gibi durumlarda bir çıkış yolu aradığını, içindeki girdabı bir yöne sevkettiğini ve rahatlamaya çalıştığını düşünüyorlar. Tabi bu yönün genellikle insanın kendi bedeni olduğunu, İbn-i Sina’nın Kitab-un Nefs adlı eserinde dediği gibi, ‘’ruhsal durumun beden üzerinde etkisinin olduğunu ve vücudun zihinden dolayı arıza vermeye başladığını, zihninde bununla meşgul olarak bir nebze olsun rahatlamaya çalıştığını’’ belleklerinde saklıyorlar.
Fakat buna modern dönemde Sigmund Freud'un bedenselleşme dediğini, modern dünyanın bunu sanki yeni ortaya atılmış dahiyane bir fikir olarak lanse ettiğini, bu tezin kökünün bin sene öncesine dayandığını ve İslami geleneğin tüm dünyaya ayar verdiği döneme kadar gittiğini çok iyi biliyorlar. Sessizliğin bir modern çağ musallatı olduğuna inanıyor ve dâhi post-modern dünyanın önce hasta ettiğini sonra tedavi etmeye çalıştığını düşünüyorlar.
Onlar; çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz düsturuyla hareket ediyorlar. Konuşmak yerine susmanın daha az kendilerini incittiğini, susmanın kabullenmek olmadığını tersine cevap olduğunu biliyorlar. Kısa cümleler kuruyor, tabir-i caizse dillerinin döndüğü kadar susuyorlar. Her sessizliğin arkasında erdemli bir kederin olduğunu düşünüyor, kelimelerin ve dillerin acıyı kuşatamayacağına inanıyorlar. Konuşmayı öğrenmenin sadece iki yıl sürdüğünü ama sessiz kalabilmenin altmış yıl aldığının bilincindedirler. “Söz kifayetsiz kalacaksa, susmalı insan. Fazladan izahat, lisanen kabahattir.” sözünü hep akıllarının bir köşesinde tutuyorlar. Onlar, sessiz kalarak aydınlık veriyorlar etraflarına. Bir nevi yanarak ışık oluyorlar çevrelerine çünkü yanmak kolay değildir onlara göre tıpkı ışık saçmanın kolay olmadığı gibi.