Söz&Kalem Dergisi | Sena Elçi
Yazar hakkında
Yazar, 1987 yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesinde doğdu. 2010 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Bir dönem Ürdün Devlet Üniversitesi'nde de öğrencilik yapan Fatih Duman, Dokuz Eylül Üniversitesinde Türk-İslam Edebiyatı alanında yüksek lisans yaptı. Kitaplarından çoğu yabancı dillere tercüme edilen yazar, kitapların baskıları ile yurtdışında kitapları en çok okunan Türk yazarlar arasına girdi. Yurtdışında kitaplarına gösterilen ilgi ile Orta Asya ülkelerinin en çok okunan yazarı oldu. 2023 yılı roman dalında "Yılın Roman Yazarı" ödülünü alan Fatih Duman'ın kitaplarından bazıları tiyatro ve dizi-film olarak hazırlandı. Yurt genelinde konferanslar veren ve Radyo-TV’de kültür-medeniyet programları sunan Fatih Duman, haftada iki gün ulusal bir gazetede köşe yazarlığı yapmakta ve Nesil Yayın Grubu’nun Genel Yayın Yönetmenliğini sürdürmektedir.
Kitap hakkında
Kitap, adından da anlaşılacağı üzere "ene" yani "ben" ve buna paralel olarak da nefis konusunu merkeze alıyor. Yazar, bu temayı Aziz Mahmud Hüdayi’nin hayatını hikâyeleştirip romana dönüştürerek ele alıyor. Başlangıcında Aziz Mahmud Hüdayi’nin bir şiirine yer verilen eserde, alışılagelmiş kitapların aksine bir içindekiler bölümü bulunmuyor. Yazar, önsöz kısmında eseri kaleme alma gerekçesini, yazım sürecindeki hislerini, nefis olgusunu kendi dünyasında nasıl içselleştirdiğini ve bunu okura nasıl aktarmak istediğini samimiyetle ifade ediyor.
Yazar, bir sahafta bulduğu kitabı okuyan bir karakterin kendi nefsiyle giriştiği mücadeleyi anlatırken okuru da bu içsel yolculuğa ortak ediyor. Böylece eser, bir yandan Aziz Mahmud Hüdayi’nin hayatını aktarırken diğer yandan ona paralel şekilde günümüzdeki karakterin yaşadığı dönüşümü eş zamanlı olarak sunuyor. Kitabı okudukça kendinizi Aziz Mahmud Hüdayi’nin yerine koyuyor, kendi nefsinizle baş başa kalarak büyük bir içsel mücadeleye girişiyorsunuz. Ayrıca kitabın her bölümünde, Aziz Mahmud Hüdayî’nin nefsiyle girdiği her mücadeleyle birlikte nefis mertebelerindeki yükselişine de yer veriliyor.
Özet
Kısaca Aziz Mahmud Hüdayî’den bahsedip sizleri, kitapta yer alan ve Hüdayî Hazretleri’nin hocasına ait olan o derin nasihatle baş başa bırakmak istiyorum.
Bursa kadısı iken kadılığı bırakıp Üftade Hazretlerine talebe olan; kibrini kırmak için hocasının emri üzere sırtındaki işlemeli kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satan, ahalinin garipseyen bakışlarına ve çocukların "deli, deli" diye eğlenmelerine büyük bir sabırla tahammül gösteren Aziz Mahmud Hüdayi...
Allah'a dost olmak için nefsinin sesini dinlemeyen, azıcık dahi nefsine meyledecek olsa nefsini ezecek ameller yapıp en nihayetinde de yaşarken nefsini kontrol altına almayı başarabilmiş olan Aziz Mahmud Hüdayi'nin nefsiyle mücadelesini anlatıyor. Ama ne mücadele! İnsanın içinde olan ve hiç susayan o sesle mücadele ediyor. Nefis ile... Hocası Üftade Hazretlerine "Çok zor, çok zor..." demesi, buna binaen Üftade Hazretlerinin "Bilirim zor, bilirim çok zor" demesi, bu iki kahraman insanın, bu iki mübarek evliya zatın bu mertebeye gelmeden önce nefisleriyle ne denli cenk ettiğini ve ne denli büyük bir mücadele verdiklerini ortaya koyuyor.
İnsanlar, ömür denen şeyi ne de uzun sanıyorlar. Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyorlar, hiç ölmeyeceklermiş gibi dolaşıyorlar. Oysa etraflarında o kadar ölüm var ki! O kadar çok ölen var ki etraflarında... Yine de ibret almıyorlar. Ölüm denen mecburiyetin bir gün onlara da geleceğini hiç akıllarına getirmiyorlar. Sanki ölenler hep diğerleri olacakmış zannediyorlar. İnsan ne kadar nisyana meyilli, unutmaya ne kadar da alışık!
İşte bu hakikati hatırlatmak istercesine Üftâde Hazretleri talebelerine dönerek şöyle diyor:
" Evlatlarım! Bu dünya bir yokluk âlemidir. Var dedikleriniz de yoktur, yok dedikleriniz de. Lakin insan her şeyi var zanneder. Hatta her şeyi kendinin zanneder. Öyle çok sever ki bu dünyada sahip olduklarını, 'vazgeçerse her şey biter' diye vehmeder. Malı olur bırakamaz, mülkü olur satamaz, şöhreti olur yıkamaz. Ne tuhaf şey! Bu âlem bir rüya âlemine benzer oysa. Rüyada sahip olduklarınızı uyanınca yanınızda bulabilir misiniz? Hem rüyanızda var olanla uyanınca 'yok' diye dertlenir misiniz? İşte bu âlem de o rüya misalidir. Bilin ki bu rüyada sahip olduklarının hiçbiri insanın değildir. Sahiplik makamı da sıfatı da yoktur insanda. Kendisi dahi kendinin değildir. Kendine sahip olamayan, başka bir şeye nasıl edecek de sahip olacak?
Hele bir bakın ki mevsim kıştır; mevsim baharı öldürmüştür. Lakin yeniden doğmak için düşer tohum toprağa. Dallar yeniden yeşermek için yapraklarını döker. Şu sizin gördüğünüz kar taneleri esasen öldürmek için değil, yeniden doğurtmak içindir. Terk ettikleriniz sizi zayıflatmak için, güçsüz düşürmek için değildir işte; daha güçlü olmak için, yeniden yeni olmak içindir.’’
Kitapta son olarak nefis, sanki tam karşımızda oturmuşçasına bizimle konuşmaya başlıyor; bize yaptırdıklarını ve bizim ona nasıl boyun eğdiğimizi tek tek yüzümüze vuruyor. Çok tuhaftır ki kitaptan etkilenip ne kadar dikkat etmeye çalışsak da bir noktada yine unutuyor, aynı hatalara düşebiliyoruz. Eser, unutup bu hataları yapmamıza sebep olanın da yine nefsin kendisi olduğunu anlatıyor. Fakat insan düşünmeden edemiyor: Hepsini nefsimiz yaptırmış olamaz bize. O belki ilk fısıltıyı veriyor, ilk sözü söylüyor ama neticede eyleme geçen biziz. Mademki onu dizginleme ve engelleme gücüne sahibiz, o halde istediklerini yapmamayı da seçebiliriz. O vakit yapıp ettiklerimizden tamamen biz sorumluyuz.