Yusuf Sincar - Söz&Kalem Dergisi
Söz uçar yazı kalır; kalan şeyler hep iyi midir?
1. İletişimin Anatomisi
Anlamaya ve anlaşılmaya en uygun zemini sunma noktasında sözlü kültür mü yoksa yazılı kültür mü daha başarılıdır? Anlamı söz mü daha iyi aktarır, yazı mı? Bu soruların nihai amacı basit bir iletişim meselesi değil; doğrudan doğruya hermeneutik bir sorudur. Çünkü burada mesele, iletimin biçiminden önce anlamın nerede bulunduğudur. Eğer anlamın kaynağını belirlemezsek, söz ile yazı arasındaki farkı da sağlıklı biçimde tartışamayız.
Şimdi soruları genişletelim: Eğer anlamın en uygun zemini yazılı kültürde ise burada anlamın en iyi taşıyıcısı metnin bizzat kendisi mi yoksa yazarın ne kadar iyi aktardığı veya okuyucunun pürüzsüz algısı mı?
Yok eğer anlamın en uygun zemini sözlü kültürde ise burada anlamın en mükemmel taşıyıcısı hatibin retorik kabiliyeti mi? yoksa ağızdan çıkan sözlerin sınırlıları veya dinleyicinin iletişime açıklığı mı?
İletişimden maksat nedir? Uzmanların tespitleri, görmüş geçirmiş kişilerin tecrübeleri, öğütleri ve vaazları yoluyla ‘kişinin kendini keşfetmesi’ mi yoksa dünyaya, yaşama, insana ve her türden varlık ve olaya dair ‘entelektüel bilgi edinmek’ mi veyahut aşk, dostluk, ortaklık benzeri ‘sıkı ilişkiler geliştirmek; kendini tanıtmak ve içini dökmek suretiyle ‘rahatlamak’ mı yoksa ikna yoluyla ‘insanların fikirlerini değiştirmek’ mi? Şüphesiz bunlardan bir veya birkaçı birlikte ‘amaç’ olabileceği gibi hepsi birden iletişimin amacı sayılabilir. Ancak söz konusu amaçlardan hiçbirini içermeyen bir iletişimin insan için mümkün olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla iletişim, tekil bir amaca indirgenemeyecek kadar çok katmanlı bir olgudur.
Bununla birlikte iletişimin dört temel öğesi bulunur: İletişim süreci; kaynak, mesaj, kanal ve alıcıdan oluşan düzenli bir yapıdır. Kaynak, mesajı başlatan kişidir ve güvenilir, anlaşılır ve etkili olması gerekir. Mesaj, iletilmek istenen anlamdır; açık, net ve doğru zamanda aktarılmalıdır. Mesajın sağlıklı iletilebilmesi için ortak bir kod (anlam sistemi) gerekir. Kodlar, ‘kodlama’ yoluyla düşüncenin sembollere dönüştürülmesi; kod açma ise bu sembollerin alıcı tarafından açılması ya da çözümlenmesidir. Kanal ise mesajın iletildiği yoldur ve yazılı-sözlü olarak ikiye ayrılır. Ancak yazılı ve sözlü iletişim de yüz yüze iletişim (sunumsal), yazılı–görsel araçlar (temsili) ve teknolojik araçlar (telefon, TV vb.) olarak üçe ayrılır. Son olarak ‘alıcı’ ise mesajı alan ve anlamlandıran kişidir.
Bununla birlikte iletişim sürecine geri bildirim ve ileri bildirim şeklinde iki öğenin de eklenmesi mümkündür. Geri bildirim alıcının mesaja verdiği tepkidir; sözlü, yazılı ya da beden dili ile gerçekleşebilir ve iletişimin başarılı olup olmadığını gösterir. İleri bildirim ise alıcıyı mesaja hazırlamak için verilir; mesaj öncesinde ön izlenim sunar, olası itirazları azaltır ve yapılacak değişiklikleri bildirerek alıcının mesajı daha kolay, doğru ve etkili biçimde anlamasını sağlar.
2.Sözlü Gelenek
Sözlü gelenekte anlam, yalnızca kelimelerden ibaret değildir. Konuşan kişi, jest ve mimiklerle, tonlama ve vurgu ile anlamı canlı bir biçimde aktararak kelimeleri yaşamdan koparmaz. Söylenen söz, işaret ettiği anlamla birlikte hareket eder. Bu nedenle sözcükler, dilin ötesinde bedensel ve bağlamsal unsurlarla bütünleşerek yaşamın soyutlanması sonucu ortaya çıkan işaretler değil bizzat yaşamın içinden taşan canlı parçalar olduğunu hissettirir.
Bu canlılık, anlamın daha doğrudan aktarılmasını sağlar ki iletişim anlıktır ve karşılıklıdır. Dinleyici anlamadığında sorabilir; konuşan kişi ifadesini düzeltebilir. Böylece anlam, sürekli geri bildirimle netleşecek ve sabitlenmeden önce düzeltilme imkanı bulacaktır. Haddizatında “samimiyet” dediğimiz şeyin görülmesi ve gösterilmesin belki de en elverişli zemini burada aranmalıdır. Zira alıcının mesajı almaya açık hale gelmesindeki en büyük psikolojik etkenlerden biri samimiyeti hissetmesidir.
O halde sözlü kültürde anlamın en iyi şekilde taşınması üç unsurun birleşimiyle sağlanmalıdır: sözün kendisi, hatibin retorik kabiliyeti ve dinleyicinin açıklığı.
3.Yazılı Gelenek
Anlam metinde midir? Eğer anlam metnin içindeyse, kelimelere bakarak ve sözlük anlamlarını çıkararak metnin ne söylediğini anlayabiliriz. Ancak bu yaklaşım klasik bir sorunla karşılaşacaktır: Kelimeleri tanımıyorsak ne yapacağız? Bu durumda filolojiye ve daha dar anlamda etimolojiye başvurulacak; belki de yapılacak sonu gelmez kavram savaşları metnin kastının önüne geçecektir. Belki de metni anlamak için metnin semantiği incelenecek ve böylece kelimelerin metin içindeki bağlamı dikkate alınıp; anlamın yalnızca tarih ve sözlükten değil, metnin bütününden çıkması gerektiği vurgulanacaktır.
Bu durumda metin merkezli yaklaşım anlamı belirli ölçüde sınırlayacaktır. Zira yazı, anlamı sabitleme gücüne sahiptir; metin değişmez, yeniden okunabilir ve analiz edilebilir. Ancak burada yazılı kültürün muhtemel temel problemi şudur: zaman. Metin yazıldığı anda sabitlenir; fakat okuyucu farklı bir çağda ve farklı bir zihinsel dünyada olabilir. Bu da anlamın bükülmesiyle sonuçlanabilir.
Örneğin Derrida, metinlere sıkıştırılan anlamın nihai biçimde sabitlenemeyeceğini, her göstergenin başka göstergelere açıldığını ve bu nedenle anlamın daima ertelendiğini öne sürüyordu. O yazıyı ikincil bir taşıyıcı olarak değil, anlamın farklılaşmalı yapısının asli sahası olarak düşünüyordu.
İkinci soru şudur: Anlam yazarda mıdır? Eğer öyleyse metin yalnızca bir araçtır. Ancak yazarın niyeti ile metnin sunduğu anlam her zaman örtüşmez. Yazar bazı şeyleri gizleyebilir, bazılarını farkında olmadan metne sızdırabilir. Bu yüzden yazara yönelmek de anlamı kesin olarak garanti etmez. Çünkü yazarın iç dünyasına doğrudan ulaşamayız; elimizde yine metin vardır.
Örneğin Gadamer açısından anlam, ne yazarın öznel niyetine indirgenebilir ne de metnin sabit yapısında bütünüyle kapanır. Anlam, gelenek içinde konumlanmış okuyucu ile tarihsel olarak oluşmuş metin arasındaki “ufukların kaynaşması” sürecinde meydana gelir.
Üçüncü soru şudur: Anlam okuyucuda mıdır? Eğer anlam okuyucuda ise o halde metnin anlamı sınırsızdır. Çünkü sınırsız sayıda okuyucu, kendine göre sınırsız yorum üretebilir. Bu yaklaşım, metni sabit bir anlam taşıyıcısı olmaktan çıkarır ve onu bir yorum alanına dönüştürür. Bu durumda yazı, çoklu anlam üretimine açık hale gelir. Her okuyucu kendi tarihsel, kültürel ve psikolojik birikimiyle metne yaklaşır. Böylece metin, her okumada yeniden üretilir. Bu durum zenginlik olduğu kadar karmaşa da doğurabilir. Çünkü anlamın sınırları bireysel insan sayısı ölçüsünce belirsizleşir.
Sonuç
Sözlü gelenekte yorum alanı daha kontrollüdür. Çünkü konuşma belirli bir zaman ve mekan içinde gerçekleşir. Anlam, o anda oluşur ve genellikle o bağlamla sınırlıdır. Bu nedenle sözlü gelenek anlamı daha doğrudan ve canlı aktarır.
Ancak yazılı kültürün üstünlüğü şudur: Argüman üzerinde işlem yapma imkanı. Yazı, düşünceyi aceleye getirmez. Durup düşünmeye, çözümleme yapmaya, yazıp çizip silmeye imkan tanır. Metin üzerinde tekrar tekrar çalışılabilir; kavramlar netleştirilebilir; mantıksal tutarlılık test edilebilir.
Bu anlamda düşüncenin derinleştirilmesi, argümanın inşa edilmesi ve kavramların sistemli biçimde analiz edilmesi söz konusu olduğunda yazı vazgeçilmezdir. Yazı, düşünceye mesafe kazandırır; aceleyi ortadan kaldırır; anlam üzerinde bilinçli işlem yapma imkanı sunar.
Özetle, eğer mesele anlamın ilk oluş anındaki açıklık ise sözlü kültür; eğer mesele anlamın korunması, derinleştirilmesi ve yorum ufkunun genişletilmesi ise yazılı kültür daha güçlü görünmektedir. Ancak hermeneutik açıdan en dengeli sonuç şudur: anlam, metin, fail ve muhatap arasındaki dinamik ilişki içinde ortaya çıkan çok katmanlı bir yapıdır.