Muhammed Cevher - Söz&Kalem Dergisi
Bismillahirrahmanirrahim
21.Yüzyıl; insanlığın sanat, bilgi ve teknoloji gibi birçok alanda çok büyük gelişmeler katettiği bir zaman dilimi olmasına rağmen, insanoğlunun duygusal tatmine ulaşamama sorunuyla baş başa kaldığı bir dönemdir. Çağımızdaki teknolojik gelişmişliğe; sanat ve felsefe gibi alanların desteği de eklenmesine rağmen insanlığın içindeki boşluk anlaşılamamıştır. Çünkü mevcut sistem, materyalist bir hayat tarzı sunarken insanoğlunun fıtratında bulunan ve en büyük ihtiyacı olan ruhsal doygunluğa ulaştıracak çareyi, yani imani eksikliği önemsememektedir. Sistem, bu boşluğu çeşitli teknolojik aletler ile tamamlamaya çalışsa da tam olarak dolduramamıştır.
Çünkü insan, fıtratı gereği bir yaratıcıya, bir ilaha, mutlak güç sahibi birine, zora düştüğünde yardım isteyecek bir merciye ihtiyaç duyar. Bu eksikliğin çeşitli materyaller ile doldurulmaya çalışılması, beyhude bir çabadan ibarettir. Bu durum, bir arabanın yakıt ihtiyacının su ile karşılanmaya çalışılması gibi akılsızca bir çabadan başka bir şey değildir. Yakın tarihte ortaya çıkan sapkın fikir akımları veya rayından çıkarılmış semavi dinler insanlığın zihnini bulandırmaktadır. Örneğin ateizm; her şeyin kendi kendine meydana geldiğini; evrende ve dünyada bulunan tüm bu düzenin, çeşitliliğin ve aksamayan muazzam sistemin bir patlama sonucu tesadüfen oluşabileceğini savunur. Ben inanıyorum ki kendini ateist olarak nitelendiren insanların neredeyse hepsi, bu düşünce biçimini sırf insanlar arasında popülarite kazanmak için desteklemekte veya desteklediğini iddia etmektedir. Yine zannımca bunların birçoğu, bu düşünceye kalben de inanmamaktadır.
Öte yandan, başka bir düşünce biçimi olan agnostisizm ise Tanrı veya ilahi bir varlığın insan aklı ile kesin olarak kanıtlanamayacağını savunur. Bu önerme rasyonel bir mantık hatası içerir. “Hiçbir şey bilinemez” veya “Bu konu bilinemez” demek, en azından bu durumun kesin olarak bilindiğini iddia etmektir ki, bu da kendi düşünme biçimleriyle çelişir; evrendeki rasyonel delilleri görmezden gelerek aklın araştırma yeteneğini sınırlar.
İşin en trajikomik kısmı ise şimdi okuyacağınız, Protestanlığın babası yani kurucusu olan Alman Teolog Martin Luther’in, dini düzeltme üzerine tefekkürünü yürüttüğü Wittenberg Kilisesi’ndeki kulenin helasında şeytanla yaptığı “Turmerlebnis” diyaloğudur. Kendi anlattığına göre;¹ Luther bazen şeytana aykırı şeyler söylediğinde şeytan kızar, yellenir ve çok kötü bir koku bırakarak oradan uzaklaşırmış. Ama sadece bu da değil; şeytan, en azından iki defa Luther’in karşısına geçer ve arkasını gösterir. Luther de ona Almanca (b.. bulaşmış) diye hakaret eder. Sözlü hakaret de yetmeyince Luther de şeytanın suratına yellenir. Evet, bunlar şaka değil; şu an Hristiyanlığın %37’sini oluşturan, yaklaşık 1 milyar nüfuslu Protestanlığın çıkış hikayesi tam da budur. Bunlar gibi birçok akım, ideoloji ve saptırılmış din bulunmaktadır ve bunlar insanlığın asıl ilah olan Allah’a ulaşmasını engellemek için ortaya çıkmıştır.
Son birkaç yıldır sosyal medyada, televizyonlarda, dergilerde ve küresel kamuoyunda büyük bir uyanış ve ondan aşağı kalmayan bir uyutma hareketi başladı. Örneğin Batı’da insanlar çok büyük imkanlara sahip olmalarına rağmen, dünya üzerinde en çok psikolojik destek gören ve buna ihtiyaç duyan ülkeler yine Batılı ve Batılılaşma yolunu adımlayan ülkelerdir.² Bütün dünyaya teknoloji ve medeniyet (!) ihraç eden Batı, bir terzi misali kendi söküğünü dikemiyor. Aslında “dikemiyor” değil de “dikmiyor” dememiz daha uygun olur; çünkü onlar da bu durumun ve çözümün farkındalar. Fakat bu sistemin işleyişinden elde ettikleri çıkarlar uğruna bu yolda ısrar ediyorlar. Bu durum, Cahiliye müşriklerininkini andıran bir tablodur. Mekke’nin ileri gelen müşrikleri, Hz. Muhammed’in ve getirdiği dinin hak olduğunu biliyorlardı; ama putperestliğin işleyen düzeni onlara daha karlı geliyordu. Yani doğru yolu bile bile çıkarları için yanlışta ısrar ediyorlardı.
Çağımızda dünyayı avucunun içerisinde bir oyuncak gibi oynatan emperyalist, sömürgeci sistemin yöneticileri, insanlığı çeşitli oyunlarla bir çocuk edasıyla istedikleri şekilde oyalamaktadırlar. Bunların en başında, maalesef hayatımıza yavaş yavaş girse de kullanımı birden artan cep telefonları var. Dünya genelinde telefon kullanan insanların ekran başında geçirdiği ortalama vakit günde yaklaşık 7 saattir;³ bu da haftada 2 günden fazla bir süreye tekabül eder. Üstelik bu, bahsettiğimiz oyalama araçlarından sadece birisidir. İnsanların asla geri getiremeyecekleri en değerli sermayelerinden biri olan zamanı boşa harcatıyorlar ki insanlar içlerindeki boşluğu tamamlayacak olan inanca yaklaşmasınlar. Bunu da çok iyi başarmaktadırlar.
Necm Suresi 39. Ayette buyurulduğu gibi: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” Bakın, dikkat edilirse “insan için” diyor; “Müslüman için” veya “Mümin için” demiyor, “insan” diyor. Yani çalışan kişi Müslüman olsun, Yahudi olsun, Hristiyan olsun, ateist olsun fark etmez; yeter ki çalışsın, Allah ona çalıştığının karşılığını verecektir. İsrail’in kurucusu ve ilk başbakanı olan David Ben-Gurion: “Müslümanların bizi yenmesi için günde 25 saat çalışmaları lazım; çünkü biz 24 saat çalışıyoruz.” Demiştir. Bunun sebebi, Allah’ın Necm Suresi’ndeki vaadine sadık kalmasıdır.
İşte bu yüzden Müslümanlar olarak bizim de bir uyanış gerçekleştirmemiz, silkelenmemiz ve özümüze dönmemiz lazım. Bugün kim Müslümanları uyandırmaya çalışıyorsa emperyal sistem tarafından hedef tahtasına konulmaktadır. Bunun suçlusu yine biziz; onların hile ve desiselerine kanmamalıyız. Nasıl ki Allah’ın yardımıyla Arabistan’da Hz. Muhammed’in öncülüğündeki bir avuç Müslüman tüm dünyaya kafa tutabilecek bir devlete sahip olabildiyse ve bugün dünya genelinde milyarlar tarafından inanılan bir dini hakim kıldıysa, bugün de bunun gerçekleşmesi imkansız değildir. Çünkü Allah Hayy’dır, Baki’dir ve vaadinin arkasındadır.
“Eğer Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed Suresi, 7. Ayet)
Selam, ayakları sabit kılınmış olan Rahman’ın kullarının üzerine olsun.
Vesselam...