Firdevs Yüksel - Söz&Kalem Dergisi
Gazze, bugün sadece Akdeniz kıyısında dar bir toprak parçası değil; yaşam sınırlarının zorlandığı, imanın ise çelikleştiği bir imtihan meydanıdır. Orada dökülen her damla kan, haksız yere idam sehpasına yürüyen her esir, aslında bir şehrin değil, kadim bir davanın bedelidir. Bu savaş, topun tüfeğin savaşı olmaktan çıkmış, küfrün karanlığı ile İslam’ın sönmez nuru arasındaki ezeli kavgaya dönüşmüştür.
Sabrın ve Teslimiyetin Kalesi: Gazze Halkı
Gazze’nin mazlum halkı, modern dünyanın hiç tanımadığı bir teslimiyet dersi veriyor tüm insanlığa. Evlatlarının paramparça bedenlerini poşetler ile taşıyıp toprağa verirken dahi “Hasbunallahu ve ni’mel vekil” (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) diyen o vakur duruş, sadece bir kabulleniş değil, sarsılmaz bir imanın göstergesidir. Onlar açlıkla, susuzlukla ve ölümün binbir yüzüyle sınanırken; ruhlarındaki o sapasağlam iman gücü, işgalcinin en ileri düzey silahlarını bile etkisiz hale getiriyor. Zira onlar, Allah Resulü’nün (sav) şu müjdesine ram olmuşlardır: “Ümmetimden bir grup, hak üzere galip gelmeye devam edecektir. Onları yardımsız bırakanlar, onlara bir zarar veremeyecektir.”(Buhari,Müslim)
İşte bu iman, bombaların gürültüsünden daha büyük bir hakikattir. Gazze bir şehir olmaktan öte, bugün yeryüzünde izzetin son kalesidir.
Bu mücadele sadece Filistinli kardeşlerimizin tapulu malları için verdiği bir toprak kavgası değildir. Bu, dünyadaki her Müslümanı bizzat ilgilendiren büyük bir akide davasıdır. Mescid-i Aksa’nın mahzun kubbesi, her müminin yüreğinde yankılanmalıdır. Çünkü bu bir yerel çatışma değil, hak ile batılın küresel mücadelesidir.
Ancak ne hazindir ki; bugün İslam coğrafyasının suskunluğu, Gazze’deki bombardımandan daha ağır bir yara açmaktadır sinelerde. Müslüman ülkelerin bu sükûtu, tarihin sayfalarına silinmez bir vebal olarak kazınmaktadır. Masum esirlerin bazıları zindanlarda şehadet şerbetini içerken, bazıları da idam edilmeyi beklerken; hudutların ardındaki sessizlik, ümmetin üzerine çöken gaflet uykusunun en acı tezahürüdür. Bizler, Müslüman kardeşlerimiz zulüm görürken sessiz kalarak aslında kendi ruhlarımızı esarete mahkum ediyoruz.
Bu karanlık tünelden çıkışın yolu ne batının insafına sığınmakta, ne sadece söz ile kınamakta, ne de kâğıt üzerindeki boş beyanlardadır. Gazze’nin feryadını dindirecek tek derman, Müslümanların kalbi ve fiili bir vahdetle kenetlenmesidir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bizlere en büyük reçeteyi sunmuştur: “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın, dağılıp ayrılmayın...”(Âl-i İmrân, 103)
Çözüm; coğrafi sınırları aşan, mezhep ve meşrep kavgalarını bir kenara bırakan bir İttihad-ı İslam anlayışıdır. Müslümanlar zalime karşı yekvücut olmadıkça, zalimin zulmü bitmeyecektir. Bizler, “Müminler ancak kardeştir” (Hucurat 10.ayet) ayet-i kerimesini sadece dillerimizde bir slogan olarak değil; ticaretimizde, siyasetimizde ve askeri stratejilerimizde de bir esas haline getirmeliyiz.
Unutulmamalıdır ki; birer birer söndürülen bu kandillerin hesabı, ancak birleşerek yakılan büyük bir meşale ile verilebilir. Zulmün payidar olması imkansızdır; Zafer ancak saflarını sıkı tutan, imanını eyleme döken ve vahdet sancağı altında toplanan müminlerin olacaktır.