Ferhat Aydın - Söz&Kalem Dergisi
“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu imanın en zayıf derecesidir.”(Müslim, Îmân 78.)
Zulüm, ilk bakışta silahların, duvarların, yasaların ve kurşunların işi gibi görünür. Oysa zulmün en derin kökleri, toprağa sessizlikle ekilir ve sessizliğin gölgesinde büyür. Tarih boyunca despotluklar, diktatörlükler ve baskı rejimleri, insanların suskunluğunu fırsat bilmiş veya insanların dilini çalmaya çalışmıştır. Oysa kelam, var olduğu günden beri zincirleri kıran en güçlü araç olmuştur. İnsanlık tarihinin en etkili sözleri, hep yüce Allah’ın bizlere ulaştırdığı vahiyler olmuştur. Peygamber efendimiz, Kur’an-ı Kerim ile dünyaya hakikati haykırdı ve eşi benzeri olmayan dönüşümlerin temelini attı. Sözün, kelimenin, kalemin gücü için en yakın ve güçlü örnek bu olsa gerek.
Her çağda söz/kelime, medeniyetler kurmuş ve medeniyetler yıkmıştır. Nice zalimler, tiranlar gelip geçti bu diyardan. Hepsinin en büyük korkusu ise zalimliğini ona haykıracak bir sesin olmasıydı. “Hakkı haykırmak” yalnızca bir erdem değil, bir ahlaki tercih değil aynı zamanda varoluşsal bir sorumluluk ve bir varoluş mücadelesidir. Peki, yazmak ve konuşmak zulme karşı nasıl bir imkân sunar? Bir yazarın, bir şairin, bir düşünürün kelimeleri zalimin kılıcından daha mı keskindir?
Sözün (Dilin) ve Kelimenin (Kalemin) Gücü
Tarih boyunca tiranların, diktatörlerin ve zalimlerin ilk işi kitap yakmak, şairleri sürgün etmek, gazetecileri susturmak olmuştur. Nazi Almanya’sında önce kütüphaneler yakılmış sonra insanlar; Çin’de, Çin Seddi’ni değil, yasak kitaplar listesini örünce imparatorluk sağlamlaşmıştır. Çünkü zalim kelimenin ne kadar güçlü olduğunu bilir. Olaya bu cihetten bakınca bir yazarın, bir şairin, bir düşünürün kelimeleri zalimin kılıcından daha da keskin olmaktadır. Çarlık Rusyası’nda Tolstoy’un kalemi çarlığa karşı köylünün sesi oldu. Nazi Almanyası’nda Thomas Mann, sürgünde dahi dik duruşuyla insanlığın vicdanına tercüman oldu. Nelson Mandela’nın Robben Adası’ndaki hücresinden yazdığı mektuplar, bir ulusun umudunu canlı tuttu. Çünkü kelimeler, kurşunlardan kalıcılık açısından daha etkilidir. Zira kurşun bir bedeni susturur ve ancak var olan nesli engeller, ama söz gelecek nesilleri diriltir.
Peki, neden herkes hakkı haykırmıyor? Çünkü konuşmanın bir bedeli vardır. Tarihin en acı gerçeklerinden biri şudur: Zalimin yanında olmak güvenlidir; mazlumun yanında olmak ise risklidir. Söyleyecek sözü olan kalemler ya susturulur ya da sürgüne yollanır. Romanya’da Çavuşesku döneminde yazarlar “kalemlerini kanatarak” yazdılar. Sadece daktilolarına fazla yüklenen bir tuş bile polisiye bir müdahaleye sebep olabilirdi. Çünkü sözün gücü yüksek olduğu gibi bedeli de ağır olabilmektedir.
Ancak sessizliğin bedeli çok daha ağırdır. “Ben bir edebiyatçıyım, siyasetle işim yok” diyen bir yazar, elinde tabanca olup adalet için kullanmayı tercih etmeyen biri gibi zulmün işleyişine dolaylı bir destek verir. Zira zulüm, sadece aktif şiddet değildir; aynı zamanda pasif rızadır. Susarak izin vermek, bir bakıma onaylamaktır. Zulüm karşısında sessiz kalan bir aydın, aslında zulmün tarafını tutmuş demektir. Sartre’ın dediği gibi: “Sessizlik de bir sözdür.” Edebiyat, başta insanın içindeki zulme itiraz etmek demekken “Ben sadece edebiyat yapıyorum,” diyen kalem, zulme itiraz etmek bir kenara göz yumarak onun önünü açmaktadır.
Bir yazar veya bir şair soyut olan adalet kavramını insanlar için ne kadar somut hale getirebilirse zalimi durdurmaya o kadar yardım etmiş olur. Zulüm insanları isimsizleştirir, bir istatistiğe, bir sayıya indirger. Ve zalimin kazandığı asıl an ise zulmü normalleştirdiği, insanlara bu şekildeki bir yaşamı kabullendirdiği an olur. Bunu da ancak zulme uğrayanları unutturduğu ölçüde yapar ve böylece toplumdaki adalet arayışı söner. Çünkü adaletsizliğin sonucu olan düzensiz hayat sistemi ve adaletsizliğin nesnesi haline gelen mazlumlar unutturulmuştur artık. Sadece yazar ve şair değil, dilin ve kalemin sorumluluğunda olan herkese düşen görev işte tam olarak burada başlamaktadır. Zalimin unutturduğunu tekrar hatırlatmak veya unutturmaya çalıştığını zihinlerde diri tutarak unutulmasını engellemek.
Dijitalde Direnmek ve Sapmamak
Bir Müslüman için “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin…” cümlesi Peygamber’den (s.a.v) bizlere ulaşan tüm Müslümanları kapsayan bir öğreti olmalıdır. Belki geçmişte kalem ve dili kullanan referans merkezleri sınırlıydı (Alimler, ilim yuvaları, ozanlar vb.). Lakin günümüz Post-Modern dünyasında artık herkes biricik sayılırken insanların tekil olarak dahi seslerini duyurmasına imkân sağlayan çok fazla dijital platform bulunmaktadır. İnternetteki sosyal ortamlar, sosyal medya platformları vb. yerler herkesin sesini duyurmasına fırsat vermektedir.
Dijital direniş ağları, sansür rejimlerini delmektedir. Gazze’den yükselen bir şairin sesi, bir anda milyonlara ulaşabilmektedir. Kalem artık yalnızca kâğıda değil, ekrana, tweete, hashtag’e dokunmaktadır. Dijital çağ, sesimizi duyurma imkânını bu açıdan muazzam ölçüde artırdı. Ancak aynı çağ, dikkatimizi parçalayarak gerçek acıları görünmez kılma tehlikesi de taşıyor. Bir soykırımın görüntüleriyle bir kedi videosu aynı ekranda akıp giderken, hakikatin ağırlığını hissettirmek her zamankinden zor olabilmektedir. Sosyal medyadaki potansiyelin kanalize edilmesiyle kurulacak dijital direniş hatlarıyla büyük ölçüde bir karşı duruş sergilenme ihtimali oldukça yüksek olabilmektedir. Ve teknolojinin sağladığı bu imkân, sorumluluğumuzu azaltmaz, aksine katlar. Bir retweet, bir beğeni, anlık bir vicdan rahatlaması değil, gerçek bir angajmanın başlangıcı olmalıdır. Dijital aktivizm, sokaktaki eylemden kopmamalı, onu beslemelidir.
Zulme karşı durmanın imkânı, tam da şu anda, bu satırları okurken ellerinizdeki telefondan, masanızdaki deftere uzanır. Belki de başlamak için tek gereken, “Bugün hangi sessizliği bozacağım?” sorusunu kendimize sormaktır. Zira susanlar tarihte hep kaybetti ve unutuldu, konuşanlar ise hatırlandı. Ve unutmayalım: Bugün mazlumun sesi olmayan yarın zalimin altında ezilecektir. Dilin ve kalemin sorumluluğu işte bu kadar büyük, işte bu kadar hayatidir.