Seyrek Gülüş

Seyrek Gülüş

Var olduğu günden yok olacağı güne kadar iyilik ve kötülük ekseninde dönen bir varlığı hangi açıdan ele almak gerektiği, zihinlerin üzerinde yorulduğu bir konu olsa gerek.. Hele hele eğer bu varlık, kalemlerin yaza yaza bitiremediği, zâhidlerin kaça kaça uzaklaşamadığı ve düşkünlerin yiye yiye doyamadığı bir varlık ise zihinler daha da yorulur.. Belki de zihni yoran, o varlığın hangi açıdan ele alınmasından ziyade, o varlığın farklı yansımalarıdır.. Birisine tatlı gelirken diğerine acı gelmesi; birisini doyururken diğerini aç bırakması; birisini yüceltirken diğerini alçaltması.. Birisinin peşinden koşarken, yekdiğeri tarafından bir leş kadar bile kıymet görmemesi..

İnsan denilen varlığın ebedi mutluluk yolunda karşılaştığı en sarp yokuştur dünya.. Bu yokuş, vasfı insan olan tüm varlıkların geçmekle mükellef olduğu, kimilerinin aşmakta zorlandığı, kimilerinin ise büyüsüne kapılıp ova niyetine eğlenedurdukları bir yokuş.. Kimisine göre bir sürgün, kimisine göre ise bir gölgelik.. Bazen bir seyirgâh, bazen bir hiçlik.. Yokluğun ortasında bir serap veya hayalâtlar ortasında bir hakikat..

Herkesin anlatmak istediği, bazılarının üzerine methiyeler dizdiği, bazılarının ise ondan kaçmamızı tavsiye ettiği bu hakikat şüphesiz ki dünyanın ta kendisidir.. Sözü dinlenilenler ve dinlenilmeyen sözlerin sahipleri hep onu tasvir ettiler.. Dünya, sözlerin en güzelinde “Bir oyun ve eğlence” ile tasvir edilirken, en güzelin sözlerinde ise “Tatlı, çekici ve göz kamaştırıcı” cümleleriyle tasvir edildi.. Şairler onu yazdı, dengbêjler onunla ağılar yaktı.. Biri “Sana gelende gülmüş var mıdır?” diye sordu, diğeri “Hey dinyayê xaînê” diye cevapladı.. Biri onu rollerin canlandırıldığı bir sahneye benzetirken, başka biri boy ölçülerinin alındığı bir terzi dükkanına benzetti.. Şiraz’lı Hafız, “Dünya ne metaîsti kî erzed bi-nizâî” derken, çağların ötesinden zarif bir adam destekledi onu: ”Burası dünya! Ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi. Ekip biçip gidecektik.”

Dünya, hangi açıdan ele alındığına göre farklı anlamlar ihtiva eden bir varlıktır.. Yalnız kendisi de ona nasıl yaklaştığınızı hesaba katarak size ona göre muamele eden bir yapıya sahiptir.. Sadece sizle değil, tüm insanlıkla muhatap olduğu için sizden çok daha fazla tecrübeye sahiptir.. Güngörmüş, edep-adap bilmiştir.. Kendisinin size yaklaşımı, sizin ona yaklaşımınızla doğru mu yoksa ters orantılı mı olacaktır bunu da kestirmeniz pek fazla mümkün değildir maalesef..

Hakikati arama adına sokaklar dönen bir Attar’ın bohçasında rastlarsınız ona bazen, bazen de mancınıkta bekleyen İbrahim’in tam karşısında dikilmiş bulursunuz onu.. Bazen hasretten gözlerine ak düşmüş Yakup’un kulübesinin hemen kapısında, bazen Bayezid’in önünden geçtiği akıl hastanesinin önünde.. Bazen Belkıs’ın tahtında, bazen Kerhî’nin bindiği bir sandalın karşısında duran sandalda.. Bazen Eyyub’a ağlayanların gözyaşlarında, bazen Yunus’un nida ettiği gecenin en karanlık anında.. Bazen parlayan bir kılıcın ucunda, bazen de kurumamış bir mürekkebin aktığı kağıtta.. Siz ondan kaçtıkça size esir olan, ona gittikçe de esir oluğunuz bir hakikattir bu..

Onu anlama adına yapabileceğimiz en mantıklı şey, ona ne şekilde yaklaşanların ne hâle geldiğini incelemek olacaktır belki de.. Deneme-yanılma yöntemleriyle veya deneylerle test edebileceğimiz bir özellikten bahsetmiyoruz çünkü.. Dolayısıyla var olduğu günden bugüne kadar farklı yaklaşımların, dünyadan nasıl bir karşılık bulduğunu mercek altına almak zorundayız gibi..

Ona tekliği yakıştırıp, onu tüm hayatınızın merkezine yerleştirirseniz o da sizi kendi merkezine yerleştirecek midir bilinmez lakin sizi kendine esir edeceği muhakkaktır.. Nitekim bu hep böyle olmuştur.. Yeri geldiğinde esir eden bu varlık, yeri geldiğinde esiriniz de olabilmektedir ama bunun formülü kitaplarda rastlanmayan bir formüldür maalesef.. Onu esir etmek için Lokman gibi sahraları gezmek gerekir mi bilemeyiz ama onu Bağdat sokaklarında inletenler de olmuştur..

Ona, sizi ebedi bir mutluluğa eriştirecek bir gölgelik olarak bakarsanız hem gölgelenir hem de kendisinden istifade edersiniz.. Ömrünüz Nuh kadar uzun olmaz belki ama siz de “Bir ağacın gölgesi kadar kısaydı” dersiniz onun için.. Teller arkasında olan zehirli ballarına heves etmeyip kendi muhitinizdeki tatlılıklarla idare ederseniz, çok daha güzellerine ulaşacağınıza emin olabilirsiniz.. Onu bohçanıza sıkıştırmak için uğraşmak size zor gelebilir ama onu kalbinize sıkıştırırsanız o da sizin kalbinizi sıkıştıracaktır.. Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olurmuş..

Karşınızda hafife alınmayacak kadar ciddi; ciddiye alınmayacak kadar da hafif bir varlık var.. Kendisini ciddiye aldıkça hafifleyecek, hafife aldıkça da ağırlaşacaksınız.. Onu bazen, göğe uzanan tanrılar görüntüsü veren mimari yapıların aynalarında, bazen de bir kabrin okunaksız taşında bulacaksınız.. Ağır gibi görünenlerin tüy kadar hafif olduğunu, ötekileştirilenlerin ise ağırlaştığı o günde yine onu göreceksiniz.. Kiminin kursağında, kiminin boynunda ve kiminin ayağının altında..

Onu ayağının altına alanların yüceldiğini, onu başının üstünde taşıyanların başlarının kuşlar tarafından yendiğini fark edeceğiniz gün ne zaman olur bilinmez ama onu tesbih gibi sallayanların her vakit onu mağlup ettiğini fark edeceğiniz gün yakın olur umarım..

İçerisinde her türlü insan çeşidini barındıran bu varlık, AVM’lerde kaygan olan zeminlerden çok daha kaygan bir zemine sahiptir.. Nice iyi niyet sahiplerini uyuşturmuş ve onları patika yolların içerisinde kaybettirmiştir.. Nice takvalıları zühd niyetine zevkin ortasına gark etmiş ve nice zahidlerin kan değerleriyle oynamıştır.. Şatafat ve parlaklığına aldananları karanlık girdaplarında kaybetmiş, onu elde ettikçe büyüyecekleri mercek altında görülmeyecek kadar küçültmüştür..

Onu ayakları altına alanların eline anahtarını vermiş, sohbetlerin baş köşesinde oturur olmuştur.. Onun peşinden gitmeyenlerin peşinden koşmuş ve musahhar bir hizmetçi olmuştur.. Hesaplanan zekatların sevinicisi, dağıtılan infakların bereketi olmuştur.. Elde avuçta bir şey bırakmayanların ellerini de avuçlarını da doldurup taşırmıştır.. O’ndan vazgeçenlerin hem dünyası hem de ahireti, ona meftun olanların ne dünyası ne de ahireti olmuştur..

Sıdk, emanet, ehliyet, îsar, muavenet, uhuvvet, şûra, hüsn-ü zan gibi nice iyi hasleti içerisinde barındıran bu varlık; kizb, hıyanet, enaniyet, adavet, yalan, iftira, gıybet, su-i zan gibi kötü hasletleri de kendi içerisinde barındırmıştır.. İyilik ehline vesveseler verenlerin peşlerinde koşmuş; kötülük ehlinin elindeki kamçı oluvermiştir.. Zindan duvarlarında yeşeren bir yeşillik, cümleleriyle başka alemlere seyre daldıran bir kadın.. Güzel yarınlar adına bir lakap, bol rızıklar adına bir rüşvet ve söz geçirme adına bir makam.. Dünyadır bu, nerede veya hangi taşın altında olacağını kestirmek çok zor.. Bu zorluğu kolaylaştıracak bir formülü ise yine onu mağlup etmiş bir gönül erinden öğrenebiliriz belki: O’na (c.c) çağırmayan her şeyin altında o var..

Dünya, onu mağlup etmiş gönül erlerinin sözleriyle mağlup edilecek kadar hafif midir kestirilmez belki ama bizim dünya karşısında gönül erleri kadar ağır basmadığımız kesin.. Ve onların galibiyet formüllerinin özüdür O (c.c)..

Sayılı günlerden müteşekkil şu fani alemde O’na (c.c) ulaşmayan her yol karanlık, O’na (c.c) açılmayan her kapının ardı boşluktur.. O’na (c.c) adanmayan her can murdar, O’nun (c.c) adıyla kesilmeyen her hayvan leştir.. Mikyaslara kıstas veren de O’dur çünkü..

Ve imtihanların kesişimi olan şu dünya yokuşundan selametle çıkabilmenin tek yolu yine O’ndadır.. Şailerin kalemlerine hikmet; sufilerin cezbelerine haşyet ve ilim meclislerine bereket veren yine O’nun (c.c) münevver isimleridir..

Madem her şey O’na (c.c) âşık ve müpteladır.

Madem her şey O’nun (c.c) muhabbetiyle hayat bulmaktadır.

Ve madem O’nun (c.c) kulpuna yapışan, sağlam bir kulpa yapışmıştır.

Lazımdır ki; zemini kaygan şu alemde biz de O’na (c.c) aşık olalım, biz de O’nun (c.c) muhabbetiyle muhabbetlenelim ve O’nun (c.c) sağlam kulpuna yapışalım..

Söz&Kalem - Serdar Ayhan

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ