O’nunla Yaşamak veya Yaşayamamak…

O’nunla Yaşamak veya Yaşayamamak…

“O’nu yaşamak”, “O’nunla yaşamak”, “O’na tabi olmak”, “O’nun izinden gitmek”, “O’nu rehber edinmek”… O’na, lisan-ı kal ve lisan-ı halle bağlanmanın önemine dair birkaç ifade… Bu cümleleri, yaşadığımız ülkenin en kalabalık kentinde kurmak -doğru kelimeyi seçmekte zorlanarak söylemelim ki- oldukça ‘garip’ geliyor bana. Sanırım bu garipliği yaşatan şey ise ‘yaşamak’ kavramıdır. Çünkü bu kavram, nüfusun ve mekanın sınırsız kalabalığı içindeki anlamından çok daha fazla anlamlar içermekte olduğu muhakkaktır.

Evet, lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile şekillenen bir serüvendir insanın ‘yaşam’ı. Ve her müslümanın yaşam hikayesi, ‘bir’ insanın yani O’nun yaşam serüvenine benzeme çabasıyla şekillenir. Bir nevi çelişkilerden, kalabalıklardan ve kaybolmuşluktan kurtulup yol bulma halidir, bu tabi olma durumu. Önce ruhun dinginleşmesi, sonra zihnin yolunu bulması ve sonrasında ise mekana akseden bir yaşam hikayesi… Bu dinginliğin fertten fertlere geçmesi sonrasında toplumsal bir zihnin oluşması ve bu zihinle şekil bulan bir mekan yani şehir inşası…

İlçe nüfuslarının bile yüzbinleri hatta milyonları bulduğu kentlerde yaşamanın müslümancası üzerine çokça kafa yorma ihtiyacı hasıl oluyor bende. Sonasında içimde ‘yaşamak’ kavramının bu kentlerde bıraktığı boşluğun sancısı beliriyor. Kent yoğunluğu içinde “müslümanca yaşamak” için verilen mücadele veya kentten arınmak için verilen çırpınışlar… Kent içinde tecrit olma isteğinin belirmesi; ruhen, zihnen ve bedenen olabildiğince kaçmak, “ev”e kapanmak, mekandan ayrılmak, dolayısıyla “şehrin sahibi “ pozisyonundan olabildiğince uzaklaşmak… Müslüman coğrafyada “modern kent” mekanının ve yaşantısının müslümanların eliyle veya islam kültürüyle inşa edilmediğini söylemek bu sebeple zor olmasa gerek. Dolasıyıla bu kültür birikimi ve tecrübesinin hayatiyet bulmadığı ve kendi mekanını üretmediği bir kentte ‘yaşamak’ kavramı da anlamını kaybetmektedir. Böyle bir girizgahla birlikte, nostalji yapma niyeti taşımadan Hz. Peygamber(sav)’le başlayan müslüman şehir hayatının tarihsel hikayesi ve bu hikayeye tanıklık eden şehir ve mekan üzerine biraz tefekkür ederek bugüne ışık tuttulabilir mi?

 

O ’nun nihayi hedefinin, dört başı ma’mur bir cemaatin teşekkülünü gerçekleştirmek olduğu muhakkaktır. Bu gerçeğe binaen merkezde O, etrafında kardeşleri… Bu birliktelik yalnızca sosyal ve manevi bağlarla değil, mekanla da sağlanmaktadır. Söz gelimi kendisi için inşa edilen evin hatta odalarının kapıları doğrudan şehrin mescidine açılması bunun önemli işaretidir. O ’nun evi bir nevi kardeşlerinin de evi mahiyetindedir. Ev ile mescit birlikteliği en derin anlamıyla burada vücut bulmaktadır. Sonradan Mescid-i Nebevi adıyla anacağımız bu birliktelik, O’ nun getirdiği inanç sisteminin, esasında ‘yaşam’ın merkezi anlamına geldiği ve Medine’nin yani şehrin bu merkez etrafından teşekkül ettiğinin en açık göstergesi olmaktadır.

Mana ve mekan birlikteliğini sağlayan Mescid-i Nebevi’nin, yirminci yüzyıla gelene dek islam tarihi açısından adeta bir pilot bölge mahiyeti taşıdığını ve devamında sonraki şehirlerin de bu minval üzere vücut bulduğunu söylemek zor değildir. Bu dönemle birlikte Müslümanların, şehir hayatı ile yaşadığı mekanın uyumu bu anlamda bir gelenek halini aldığı da söz konusudur. Simon O’ Meara, “Mekan ve Müslüman Şehir Hayatı” adlı doktora tezinde, mekanın, hem toplumsal bir ürün hem de toplumsal yaşamın kendisiyle üretildiği ve yeniden oluşturulduğu bir vasıta oluğunu aktarır. Devamında, yaşadığımız mekanın, yalnızca çevresel veya mimari bir kaygıdan ibaret veya hareketlerimizle onu işgal ettiğimiz bir zemin olmadığı; aksine değerlerimize inançlarımıza, anlatılarımıza ve stratejilerimize nüfuz eden bir bir parçamız olduğunu söyler.

O halde nasıl bir bütünlüktür bu? Bu bütünlüğü oluşturan temel unsurlar, şüphesiz Mescid-i Nebevi’de olduğu gibi cami ve cami cemaati olmaktadır. Cami, bu yönüyle hem sosyal hemde mekansal açıdan ‘merkez’i teşkil etmektedir. Şehrin inşasının başlangıç noktası olan ‘ulu cami’ yani ‘cuma camii’ müslüman şehir hayatının önemli bir parçası olmaktadır. Ulu Cami, avlusuyla ve dış çeperiyle şehrin buluşma yerini yani şehrin meydanını da tayine eder. İslam şehrinin sıfır noktası olan ulu camiden çeperlere doğru yol alındığında çarşı ve diğer kamu yapıları aşılıp mahallelere yani evlere ulaşılır. Mahallede de aynı kurgu devam eder. Evler bir mahalle camii etrafında kümelenmiştir. Bir mahalle için mesken sayısı sınırsız değildir. Çünkü mahalle camisinin büyüklüğü hane sayısı düşünülerek inşa edilmiştir. Bu sınırlama, hane sahiplerinin birbirini tanıması ve kollaması anlamına gelmektedir. Camiye ek olarak tekkeleri de zikretmek mümkün burada. Cami veya tekkeler/zaviyeler mahalle cemaatinin gün içinde buluşma ve teşkilatlanma yeridir. Bu teşkilat, mahallenin içtimai ve fiziki anlamda ne kadar sorun ve meselesi varsa kendi içinde çözüme götürürken teşkilatlı bir yapı olması yönüyle aynı zamanda islam tarihinde manevi birikimin ve kültürün taşıyıcısı olmaktadır. Mahalle cemaati, bu rolüyle içinde yaşadığı mekanı yani şehri, islam kültürünün üretildiği bir zemin kılmıştır. Veya daha geniş bir ifadeyle mekanı, islam hukukunun hayatiyetini devam etmesini sağlayacak şekilde düzenlemiştir. İslam hukukunun burada hayatiyet kazanması ise ‘yaşam’ kavramını doğrudan beslemektedir.

Bu panoramadan hareketle söylenebilir ki, selamlaşmanın, kaynaşmanın, güvenliğin, sevgi ve saygının hakim olduğu, kısaca geniş bir “aile” mahiyetindeki mahalle, islam şehir tecrübesinin ve yaşam kalitesinin teminatıdır. Dolayısıyla yirminci yüzyıla gelene dek, islam şehir düzeninde ‘yaşam’ bu mahallelerde geçmiştir.  Bu düzendeki kilit kelime ise “tanış” olma halidir. Bu hal beraberinde sosyal sahada bütüncül bir ıslahı getirirken, bu bilinçle yüksek kültür seviyesiyle şekillenen şehir mekanı ise bir medeniyetin sembolleri olarak  -kısmi de olsa-  günümüze kadar gelmiştir.

Başa dönecek olursak, müslüman şehir mekanının elverdiği bu “tanış” olma haline mukabil “modern kent” ise tersini talep ve icra etmektedir. Müslüman mahallesi ve şehir hayatı, bugün cemaat olma misyonunu büyük oranda kaybetmiş ve birbirini çok az tanıyan hatta büyük oranda hiç tanımayan “nüfus yığını”ndan müteşekkildir. Mekan ise islam düşüncesi ve cemaatinin kolektif inşası ve estetiğinden tamamen uzakta, modern “safsata” ile tek elden üretilmektedir. Mahalle cemaati yerini alan “sivil toplum kuruluşları”, fertlerin, içinde kaybolduğu modern kent yoğunluğunda önemli bir görev icra etse de, “müslümanca yaşam” ve mekan üretimine ilişkin sancılar devam etmektedir. O ’ nunla yaşamak mı? Böyle bu zeminde ferdi olarak sıkı bir mücadelenin sonucunda kazanılabileceği aşikardır.

Söz&Kalem - Müslüm Botan

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ