Kültürel Hegemonya

Kültürel Hegemonya

Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a, salat ve selam onun pak Resulü Hz Muhammed (sav)’in üzerine olsun.

Değerli okurlarımız! İnşallah bu ayki yazımızda Batı’nın İslam dünyası karşısında kurduğu siyasal tahakkümü uluslararası kültür çalışmaları kapsamında ele alacağız. İlk bakışta kültürün siyaset ile herhangi bir bağlantısının olmadığı düşünülebilir ancak uluslararası ilişkiler bağlamında konuya bakıldığı zaman durumun zannedildiği gibi olmadığı gün yüzüne çıkacaktır.

Küresel aktörler sahip oldukları gücü, sömürmek istediği toplumlara karşı devlet politikası şeklinde kullanır. Bu çalışmalarına meşruiyet kazandırmak için uluslararası faaliyetler şeklinde hareket ediyor hissi uyandırırlar. Fırsatını bulduklarında sert güç unsurunu kullanıp aleni bir şekilde İslam topraklarını işgal ederler. Sert güç kullanımının mümkün olmadığı durumlarda ise yumuşak güç denilen kamu faaliyetleriyle hedeflerine ulaşmak isterler. Batı dünyası adını verdiğimiz söz konusu devletler koalisyonu, İslam âlemi başta olmak üzere tüm dünyayı avuçlarına almak adına kamu faaliyetlerini gerçekleştirirler. Kamu faaliyetlerinin en önemli unsurlarından biri de popüler kültür politikasıdır.  

Tarihsel sürece şöyle bir göz attığımızda İslam dünyası açısından kültürel etkileşimin Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemi, bilhassa 19. asırda yaygınlık göstermeye başladığını söyleyebiliriz. Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Osmanlı, çöküşüne çare olması ümidiyle Avrupa’ya çok sayıda genç göndermiştir. Avrupa’ya giden bu gençler Osmanlı ile batılı devletler arasında diplomatik ilişkileri yürütmüşlerdir.

Bir dönem Türkiye Yazarlar Birliği başkanlığını yürüten D. Mehmet Doğan, eserlerinde bu konuya değinirken Batı’ya karşı olan etkilenmenin teknik boyuttan ziyade ilke, değer ve inançlar bağlamında olduğunu ifade etmektedir. Oluşan bu durumun bir aydın yabancılaşması, bir köksüzleşme olduğunu ileri sürmektedir.

Bu tablonun farkında olan Batı, eline geçen fırsatı değerlendirmek amacıyla Osmanlı topraklarında kültürel yabancılaşmayı kamu faaliyeti adı altında gerçekleştirmiştir. Fransızca eğitim veren okullar, bale, müzik ve dans kursları, batılı anlamda edebiyat çalışmaları bunlardan sadece bazılarıdır. İnsanın sahip olduğu değer yargıları onun yaşam tarzını, yaşam tarzı ise siyasal ve toplumsal görüşlerini etkiler. Osmanlı’nın son dönem elit kesimi batılı standartlara uygun bir kültürle bezenmiştir. Dolayısıyla bu seçkinci anlayış, Osmanlı’dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal sistemini seküler değerler üzerine inşa etmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası sonrasında iki kutuplu bir denklem oluşmuştur. Bilindiği üzere kapitalist bloğun başını ABD, sosyalist bloğun başını ise bugünkü adı Rusya Federasyonu olan SSCB çekmiştir. Söz konusu denklem soğuk savaşı da beraberinde getirdiğinden dolayı aktörler birbirlerine ve diğer dünya devletlerine karşı yumuşak güç unsurlarıyla üstünlük kurma yarışına girmişlerdir.

Sermaye ve tüketime dayalı kapitalist sistem yayılmacı bir politika izlerken sosyalist sistem ise korumacı bir reflekse sahiptir. Bu bağlamda bakıldığında ABD’nin başını çektiği blok kendi ürünlerini teknolojinin de yardımıyla popüler kültür politikası yoluyla dünyaya pazarlamıştır. Söz gelimi dünyanın birçok ülkesinde yayınlanan Hollywood filmleri, Mc Donalds reklamları, çizgi filmlerdeki karakterlerin isimleri ve tükettikleri yiyecekler bilinçaltında bir batı sevgisi oluşturmuştur.

Kapitalist Batı bloğu bu faaliyetleri ustalıkla işleyip zihinlerde kendi sevgisini uyandırırmıştır. Buna karşın Doğu bloğu, sahip olduğu sistem gereği kendi kültürünü yayma konusunda yetersiz kalınca güç kullanarak diğer devletlere üstünlük kurmayı amaçlamış fakat başaramamıştır. Böylece kapitalist blok, bu yolla sosyalist bloğu tasfiye etmeyi başarmıştır. Teknoloji ve kültür açısından Batı’ya yenik düşen Sovyetler Birliği kısa süre içerisinde siyasal olarak da çözülmüş ve dağılmıştır. Bu süreçte Batı’nın kültürel tahakkümü sadece Sovyetler üzerinde değil maalesef ki İslam dünyasında da etkisini göstermiştir.

Günümüze bakıldığında ABD’nin yanı sıra Rusya ve Çin’de kendini kamu faaliyetleriyle dünyaya kanıtlama amacı gütmektedir. Çin’in bu faaliyetleri yapmada iki amacı vardır: Kendi topraklarında Uygur Müslümanlarına yaptığı zulümleri örtbas etmek ve oluşturduğu sempati yoluyla kendi ürünlerini dünyaya pazarlamak. Çin, Müslümanlara zulmederken bile kendi kültür ve sevgisini körpe zihinlere aşılamaktan geri durmamaktadır. Müslümanların inançlarını, kültürlerini yasaklayarak onlar üzerinde psikolojik bir üstünlük kurmak istemektedir. Nitekim Rusya’nın da yaptığı faaliyetler tüm bunlardan farksız değildir.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde Müslümanlar olarak durumumuz hiç de iç açıcı değildir. Elbette ki küfür ehlinin yaptıkları ve hedefledikleri masumane değil bilakis şeytanca bir tutumdur. Ancak bizim de burada bir özeleştiri yapmamız gerekiyor. Her birimiz kendi tükettiğimiz yiyecek ve içeceklerden izlediğimiz filmlere, özendiğimiz şahıslardan yaptığımız hal ve hareketlere, kısacası her şeyimize bir bakalım. Batı kültürü ve yaşantısının içimize ne kadar sindiğini göreceğiz maalesef.

Bunları ifade ederken kendimizi küçümsemiyoruz ama durumumuzun farkında olursak neler yapmamız gerektiğini daha iyi biliriz. Eğer Allah’ı razı etmek ve onun cennetine kavuşmak istiyorsak, içinde bulunduğumuz Batı kompleksi ve hayranlığından bir an önce sıyrılmalıyız. Bunu yaparken davamıza nasıl faydalı olabileceğimizi tespit etmeli ve ona göre hareket etmeliyiz.      

Selam ve dua ile.             

Söz&Kalem - Yusuf DEMİR    

      

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ