Kaymadan Tutunabilmek

Kaymadan Tutunabilmek

Dünya’ya geliş amacını iyi kavramış gönül erlerinin en mühim nasihatleri arasındadır dünya hayatının geçiciliği. Ölümlerini “düğün gecesi” olarak adlandıran bu erenler, dünya hayatını iyi anlayan ve bu âlemde nasıl yaşanılması gerektiği dersini kendi hayatlarıyla gösteren öğretmenlerdir. Hayatları vahiy ve sünnet ile yoğrulmuş bu erenler Allah’ın “Onlara dünya hayatının örneğini ver: (Dünya hayatı), gökten indirdiğimiz yağmur gibidir ki, onun sebebiyle yeryüzünün bitkileri boy verip birbirine karışırlar. Fakat bütün bu canlılık sonunda rüzgârın savurduğu kuru bir çer çöpe döner. Allah, her şey üzerinde kudret sahibidir. (Kehf Suresi 45) fermanı ve Resûlüllah (s.a.v)’in “Dünya ile aramızda bir münasebet yok. Zira ben dünyada yaz gününde bineğiyle yola çıkan yolcu gibiyim. Yolcu yolda bulunduğu bir ağacın gölgesinde bir müddet istirahat ettikten sonra gölgeyi terk ederek yoluna devam ettiği gibi, ben de yoluma devam edeceğim” hadisi doğrultusunda bu âlemde kalıcı olmadıklarının idrakine varmışlardır. Bu idrak, onları ezelden ebede var olana tek kudrete ibadet etmeye yönlendirmiştir.

Fani olduğunun idrakine varan erenler, “Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal / Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” diyerek hayatlarını O’na (c.c) adayarak hoş bir seda bırakmak için yaşamaya çalışmış, bu adanışın ve teslimiyetin özüne de zikir ve ibadeti yerleştirmişlerdir. İbadet harcını zikir ile güçlendirmiş ve bu harçtan pek çok yıkılmaz kale inşa etmişlerdir. Zira dünyanın geçici olduğu kadar kaygan bir âlem olduğunun da farkında olmuşlardır.

Bu âlemde O’na (c.c) dayanmadan yaşamaya çalışan her insanın tökezleyeceğini, hatta yoldan saparak düşeceğini bilmişlerdir. Dünyanın kaygan bir zemin olduğunu bilen erenler, zemini kayganlaştıran faktörlerin bilincine varmış ve “Nefistir seni yolda koyan, yolda kalır nefse uyan” diyerek insanları, nefislerini tezkiye etmeleri gerektiği konusunda bilinçlendirmek istemişlerdir. Zira anlık bir gafletin sonucunda nûr’dan nâr’a kayılabileceğini idrak etmişlerdir.

Yaratılış gayelerinin ve bu fani âlemde hoş bir seda bırakmanın en temelinde ibadet ve zikir olduğunun idrakinde olan erenler, zikri ihmal etmemeyi, Allah demekten başka bir şeyin insanın içini rahatlatmayacağını bildiklerinden zikri dillerinden eksiltmemişlerdir. Zikir dilde daimi olursa, sen unutsan bile dilin unutmaz derler çünkü dilin terbiyesinin zikirde olduğunu anlamıştır onlar. Erenler, zikrin anmakla birlikte çağırmak manasında da olduğunu söylerler. Zikredileni çağırmak, sevdiğini çağırmaktır. O halde kim ne kadar anar ise kavuşma ihtimali o kadar artar. Bu sebepten olsa gerek erenler sevdiklerini dillerinden düşürmemişlerdir. Her daim sevgililerini, mahbuplarını anmışlardır. İşte onları bu kaygan zeminde ayakta tutan harcın özüdür zikir.

Dünyada herhangi bir darlığa ve sıkıntıya düştüklerinde ibadet ile rahatı ve huzuru bulan erenler, sıkıntı ve huzursuzluğun mutlaka bir günahın; huzur ve mutluluğun mutlaka bir ibadetin karşılığı olduğunu bilirler. Bu yüzden olsa gerek sırf ibadetlerine zarar gelmesin yani aslında huzur ve mutluluklarına zarar gelmesin diye çok yemekten, çok uyumaktan ve çok konuşmaktan uzak durmuşlardır. İbadetlerin lezzetine varmak için bunlardan uzak durulmasını öğütlemişlerdir.

Onlar için asıl olan ruhtur, ruhu daha fazla doyurmak için bedeni aç bırakmayı göze alırlar. Dünyanın aldatıcı bir oyun ve eğlence yeri olduğunu bildiklerinden hayatlarına ibadet ile gerçeklik ve ciddiyet katarlar. İnsanın manevi varlığını, ölümden önceki (dünya hayatı) ve ölümden sonraki (ahiret hayatı) olarak iki kısma ayırmışlardır. Ölümden önceki hayatıyla ilgili arzu, istek ve hazların tamamı dünyadır derler. Dünyayı kadın, oğul, mal, şan, şöhret, liderlik, eğlence ve oyun gibi insanı Hak’tan uzaklaştıran ve O’na (c.c) ulaşmayı engelleyen her şey olarak nitelendirmişlerdir.

Lakin dünyayı asıl hayat olan ahiret hayatı için bir tarla olarak görmüş, bu tarlayı en iyi şekilde ekip en güzel verimi alacak şekilde biçmeyi de ihmal etmemişlerdir. İşte bu tarlanın en güzel, en verimli, en lezzetli ürünleri ibadet ve zikirdir.

Dünya hayatını ve insanın gafletiyle alakalı gönül erenlerinden olan İmam Gazâlî’nin şu veciz kıssası belki de meselemizin özüdür:

İmam Gazâlî (rahimehullâh) şöyle buyurmuştur: Bil ki gaflet içinde olan dünya ehlinin hâli gemiye binip yeşillik ile kaplanmış bir adaya gelen topluluğun haline benziyor. Bu topluluk ihtiyaçlarını gidermeye çıktılar, gemici de onları geç kalmamaları için uyardı ve sadece ihtiyaç miktarınca kalmalarını istedi. Aksi halde gemiyi çekip onları adada terk etmekle korkuttu. Bazıları bu uyarıya uyup çabuk geri döndüler ve en güzel ve geniş yerlere yerleştiler. Diğerleri ise birkaç gruba ayrıldılar:

Birinci grup; adanın güzel çiçekleri, düz akan nehirleri, hoş meyveleri, maden ve cevherlerine bakarak dalmış, sonra kendine gelip, gemiye koşmuşlar, önce gelenlerden daha eksik yerlere sahip olup, genel olarak kurtulmuşlar.

İkinci grup da birincisi gibi (adadaki güzelliklere daldı) ama bu cevher, meyve ve nehirlerin üzerine düşüp onları terk edemeyip, güçleri yettiği kadar toplamaya başladılar. Toplama ve taşıma işi onları meşgul etti. Gemiye geldiklerinde önceki guruptan kendilerine daha dar yeri buldular. Topladıklarını atmaya kıyamadılar ve onunla kendilerine fazladan yük almış oldular. Ama çok geçmeden çiçekler soldu, meyveler çürüdü, kötü kokular her yere yayıldı. O topladıklarını atıp, kendi canlarını kurtarmaktan başka çare bulamadılar.

Üçüncü grup ise o meşeliklere daldı ve gemicinin sözünden gafil oldu. Daha sonra onun yola çıkma çağrısını duyup koştular, ama geminin artık gittiğini gördüler. Topladıkları şeylerle karada kalıp, helâk oldular.

Dördüncü grup da çok şiddetli gaflet içinde olup, hiçbir çağrıyı ve geminin gittiğini anlamadılar. Bu gurup da birkaç fırkaya ayrıldı; kimini yırtıcı hayvanlar parçaladı, kimi adada yolunu kaybedip helâk oldu, kimi ise açlıktan öldü, kimini ise yılanlar soktu.

İmam Gazâlî devamında ise şöyle buyurmuştur: İşte peşin hazlarında meşgul ve işlerinin âkıbetinden gâfil olan ehli dünyanın hâli buna benzer. Kendini basiret ve akıl sâhibi zanneden bir kimsenin taştan ibaret olan altın ve gümüşler ve ot kurusu mahiyetinde olan çiçek ve meyvelerle aldanması ne çirkin bir şeydir. Hâlbuki ölümden sonra bunların hiçbirini yanında götüremez.

Dünyaya geçici nazarla bakıp bu kaygan zeminde ahiret hayatı için azık toplayan, tarlasını en güzel şekilde ekip biçmeye çalışan, ibadet ve zikirle yoğrulmuş bir hayata erişebilmek dileğiyle.

Söz&Kalem - Selman Talayhan

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ