İHTİYAR

İHTİYAR

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allahım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
                                           C. S. TARANCI
     Karyolasının kenarına oturdum. Acınası bir haldeydi. Yattığı odada ağır bir koku vardı. Günlerdir havalandırılmamış gibiydi. Bir huzur evinin odasına benziyordu. Yediği yemeğin tabakları başucunda duruyordu. Yarısını bile yememişti. Geldiğimi fark edince gözlerini araladı. Göz göze geldik. Birbirimizi gördüğümüze hiç şaşırmamıştık. Yavaşça kalkıp oturdu. Bana hasretle bakıp ağlamaya başladı. Ara ara ağzından küçük hıçkırıklar kaçıveriyordu. Bir süre sonra dayanamadım: “Hasta mısın? Neden ağlıyorsun?” Başını iki yana salladı:    

“Hayır, ama çok yalnızım. Hiç kimse gelmiyor. Beni kimse sormuyor. Bir tanıdık yüzüne hasretim…” Gerisini söylemedi. Yüzüme baktı. Bir tepki bekliyordu:
   “Bana öyle bakma. Ben seninle kalamam ki.” Başını eğdi. Teselli etmek istedim. “Hem yalnızlık daha güzel, insanlar çok zor. Geçinmek, anlaşmak hepsi zor. Hayat da kolay değil ki, hele de bir kalp taşıyorsan.” İtiraz etti:
   “Zor olan insanlar değil. İnsanın kendisi. Kendi nefsin aslında sen onunla anlaşamıyorsun. Yalnızlığa gelince, o da sevilmesin diye yaratılmış. Hastalık gibi, Ölüm gibi.” Başımla onayladım. Oturmaktan rahatsız olmuş gibiydi. Uzandı. Battaniyesini sırtına kadar çekti. Sanırım üşüyordu. Bir süre sustuk. Yüzünü inceledim. Gözleri kısık, benzi solgundu. Bir şeyi yeni fark ediyordum. Kırışıklıkları saymazsak şaşırtıcı derecede bana benziyordu. Hayır, ben ona benziyordum. Fakat bu adamın kim olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Daldığı yerden aniden bakışlarını bana çevirdi. Sanki unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi yataktan hızla kalkıp:
   “Sen namaz vakti girdiğinde bana neden haber vermedin ki? Bak güneş batmaya geçti.” Şaşırdım.
   “Hıı, namaz mı? Vaktini bilmiyordum ki. Ezanı da duymadın.” Bana küçümser gibi baktı.
   “Tabi çünkü kılmıyorsun, heyhat ölüm gençlere ne uzak görünür! Ama kış baharın hemen ardıdır. Yapacak ne çok işin vardır ve hepsine yetecek kuvvetin. Ama yazık ki bir secdeye vaktin yok. Yaşlanınca kılarım dersin, sonra kılarım dersin. Unutma yaşken eğilmeyen kuruyunca zor eğilir. İnsanın bedeniyle birlikte ruhu da yaşlanır. Gücün, gayretin gider. Korkunç bir rehavet gelir. Unutma! Namaz o günün, o anın zekâtıdır. Ayrıca yapılmayan ibadetin kazası olmaz! Yapılamayan ibadetin kazası olur. Gençken yapacak iş çok, ölüm uzak görünüyor ama yaşlanınca…” Durdu. Sanki uygun cümleyi arıyordu. Nemlenen gözlerine baktım. Aksine o bana bakmıyordu. “Ölüm yakın! Çok çok yakın. Yapacak işin de yok, isteğin de yok.” Son cümlede sesi iyice kısılmıştı. Beni tanıyormuş gibi konuştuğunu fark edince şaşırdım: “Kılmadığımı nereden biliyorsunuz?” Alaylı bir gülümseme dudaklarına kondu. “Bilirim. Hem ne derler; namazda gözü olanın ezanda kulağı olur.” İtiraf etmekte bir sakınca görmedim. “Doğru kılmıyorum. Uzun zamandır bıraktım. Vaktim olmuyor benim. Yoğun çalışıyorum. Çok yoruluyorum.” “İnsanının vakitle imtihanı çetindir. Bir şekilde geçer gider. Vaktinin hiç olmazsa küçük bir kısmını, kendini yaratana ayırmaz mı? Bir tohum olarak ekmek gerekiyor. Bilirsin senenin tüm mahsulü yenmez. Bir kısmını –hatta en iyisini- tohum olarak ayırırsın.” Yattığı yerden doğruldu. Gülümsedi.
   “Hadi al bakalım abdestini delikanlı. Pişmanlık çok ağır bir yüktür. Dermansız bir derttir. Onun altına girmemek için kolları sıvamak gerekir. Bizi o yükün altına koyma! Şu acınası halleri bize yaşatma.” Hiçbir şey anlamamıştım. İtiraz etmedim. Abdest alıp odaya döndüm. Kafam çok karışıktı: “Ben dediklerinizden hiçbir şey anlamadım. Ben sizi tanıyor muyum?” çok sakindi. Yavaşça ayağa kalktı.
    “Sen beni tanımıyorsun ama ben seni çok iyi tanıyorum. Gençler yaşlılığını bilemez ama yaşlılar gençliğini iyi bilir. Normalde ben ve sen birbirimizi asla görmeyiz. Senin olduğun bedende, ruhta ben bulunmam. Benim geldiğim yerde de sen durmazsın. Ama Rabbim isterse yollarımızı kesiştirir. Sen gençlik, ben ihtiyarlık…”
   Yine hiçbir şey anlamamıştım. Aval aval baktım yüzüne. Çizgilerle dolu sarkmış, sararmış bir yüzdü bu. Ela gözleri, göz çukurlarında iyice gömülmüştü. Saçlarının tamamı dökülmüş, kamburlaşan belini ise çok doğrultamıyordu. Onu inceledikçe aramızda inanılmaz bir benzerlik olduğunu daha iyi anlıyordum. Şaşkınlığıma aldırış etmeden imam olmak için önüme geçtiğinde şok olmuştum. O da ne? Bu gerçek miydi? Ensesinde sağ omuzuna yakın bir ben vardı. Aynı benimki gibi. Sormaya yeltenmemle: “Allah-u Ekber” demesi bir oldu. Ben de mecbur tabi olmuştum. Korkunç bir sıkıntı bastırdı. Zorlukla soluk alıp veriyordum. Aman Allah’ım! Bu deminden beri sohbet ettiğim kişi  “ben” miydim? Bu nasıl mümkün olurdu? Neden? Neden?
   Kulağıma doluşan ezan sesiyle etrafımdaki her şey şeffaflaştı. Bir karanlığa düştüm. Alnımda ve boynumda terler vardı. Etrafıma baktım. Karanlığa bakılırsa sabah ezanı olmalıydı. Gece lambasını hemen açtım. Odamda uyandığım için çok mutluydum. Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtim. Şükür ki hala gençtim. Ama yaşlanınca nasıl bir hale düşmüştüm!
  Ya Rabbi, o ne acınası hal! Ne çirkin yüz! Ne korkunç bir yalnızlıktı! Yazık ki daha ölmeden her şeyimi kaybetmiştim. Ben terk etmeden onlar beni terk etmişti. Bir ölüden pek bir farkım yoktu. Sadece mezardan daha büyük bir odada kalıyordum. Kendime sormak istediğim bir sürü şey vardı. Fakat hemen uyanmıştım.
   Banyoya giderken hala rüyanın etkisinden çıkamamıştım. İhtiyar ne demişti bana, pişmanlık dermansız bir derttir. Geç olmadan kolları sıvamak gerekirdi. Hemen bu namazdan başlayabilirdim.

Söz&Kalem - Meryem VAROL

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ