“Hayır! İslam’dan Vazgeçmicez!”

“Hayır! İslam’dan Vazgeçmicez!”

“Durmuş bizi seyrediyordu. Oğlu ile konuşmalarımıza dinliyor. Oğluna bakıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.”

 Fatih’in tarih kokan çarşılarını, caddelerini ve sokaklarını dolaştıktan sonra Fatih Camii’nde öğle namazını kılıp tekrar sokaklarında yürümeye devam ettim. Eski yapıları ve belli dönemlere damga vurmuş tarihi mekânları dolaşanlar iyi bilirler, oralarda dolaşırken alınan tadı, bir an olsun o demleri yaşamayı… Fatih ilçesi de tam bu duyguları verecek bir yer doğrusu. Hem mekân hem zaman yolculuğu yapabiliyorsunuz.

Yollardaydım, Fatih’in yollarında... Bahsettiğim duyguları hissederek ilerliyorum. Tabi sadece bu duygularla sınırlı değildi hissettiklerim. Aynı zamanda nasıl bir hayat hikâyesiyle karşılaşacağım ve kimin duygularına ortak olacağımı da düşünerek yürüyordum. Yollar beni saraçhane parkına çıkardı. Saraçhane Parkı 2 farklı bayrakla süslenmişti. İkisi de ay-yıldızlı, biri kırmızı zemin üzerine diğeri mavi zemin üzerine işlenmişti. Evet, Doğu Türkistan bayrakları vardı. Uygurlu Müslümanların organize ettiği bir programdı. Parkın içinde dolaşmaya başladım. Çin’in yaptığı zulümleri anlatan fotoğraflardan oluşan bir sergi ve bu konuyu işleyen broşürlerin bulunduğu standlar vardı. Fotoğraflara bakarak ilerliyordum. Bir, iki, üç, dört… Her fotoğrafta biraz daha kederleniyor, yumruklarımı biraz daha sıkıyor ve nefes alamaz oluyordum. Aman Allah’ım! Ben sadece fotoğraflara baktığımda bile yapılan bu zulme tahammül edemezken bu kardeşlerimiz onları nasıl yaşıyordu?

Fotoğraflarda Müslümanların çocuklarına, kadınlarına, erkeklerine yapılan asimilasyonlar, işkenceler… Namuslarına yönelik; dilin konuşmak, gözün görmek, kulağın da duymak istemeyeceği hakaretler…

Gördüğüm birkaç görüntüde ailelerinden alınan Uygurlu müslüman çocukların devlet zoruyla Çin yetimhanelerine alınıp Çinliler gibi giydirildiği ve Çince konuşmak suretiyle Çinlileştirildiği kareler bırakın Müslümanları, insan olanı kahrediyordu. Sadece bunlar da değil. Müslüman Doğu Türkistanlı kadınların sokak ortasında başörtüleri çıkartılıyor. Giydikleri feraceler yarıya kadar kesiliyor ve meydanda, bütün insanların gözü önünde Müslüman bacılarımız zorla dans ettiriliyor. Yapılan bu hakaretler ve dokunulan namuslara erkekleri niçin müdahale etmiyor? diye sorarsanız, söyleyelim. Doğu Türkistanlı Müslüman halkın çocuklarına ve kadınlarına bunlar yapılırken, erkekleri de Nazi benzeri kamplarda tutuluyor. Mazlumların bu çaresizliği karşısında… Evet! İşte tam da bu sırada dil tutulur, gözler donuklaşır ve kulak sessizliğe gömülür…

Bu duygular içindeyken 12-13 yaşlarında, elinde megafon olan Uygurlu olduğunu düşündüğüm bir erkek çocuk gördüm.

-Uygurlu musun?

-Evet

-Adın ne?

-Mustafa

Mustafa yaşına göre çok olgun duran ve konuşan biriydi. Kendisiyle konuştuğumuz bir sırada yanına Uygurlu olduğu belli olan yaşlı bir adam geldi. Ona da selam verdim.

-Oğlunuz mu?

-Evet

-Kaç yıldır Türkiye’desiniz?

-2014’te geldik Türkiye’ye

Ayaküstü birkaç sorudan sonra eğer müsaitlerse kendileriyle biraz sohbet etmek ve neler yaşadıklarını dinlemek istediğimi söyledim. Kabul ettiler. Baba ve oğulla birlikte parkın bir köşesinde yeşil yaprakları rüzgârda savrulan bir ağacın altında oturduk. Bu mazlum muhacirlerin anlattıkları olaylar nedeniyle hüzün çöktü üzerime, sadece ben değildim etkilenen, gelen hüzünle birlikte hazan da çöktü adeta. Yeşil yapraklı ağacın yaprakları sararacaktı nerdeyse... Yaşadıkları ancak bu şekilde özetlenebilirdi.

Mahmut amca 60 yaşında Doğu Türkistan’da iken son 15 yıl imamlık yapmış. 2014’ten beri Türkiye’ye gelmiş. Ailesiyle birlikte Zeytinburnu’nda ikamet ediyor. Mahmut amcanın Uygur Türkçesiyle konuşmasından dolayı anlamadığım cümlelerde oğlu Mustafa tercüme ediyordu.

“1949 yılında Çin işgali başladı. Halk olarak 70 yıldır bu zulmü yaşıyoruz. Ben daha doğmadan başladı. İşgal başlamadan önce babam çok varlıklıydı. 1000 küçükbaş, 800 büyükbaş hayvanı, arazileri ve birden fazla evi vardı. Çin, işgali başlattıktan sonra yaptığı ilk iş halkı yoksullaştırmak oldu. Babamın bütün mal varlığını 1000 Yuan’e(Çin para birimi) yani yaklaşık 900 ₺ karşılığında satın alıp kamulaştırdılar ve babamı da Çin devletinin mecburi hizmetine alıp aylık 28 Yuan(25 ₺) ile zorla çalıştırdılar. Bunu bütün Uygur halkına yaptılar. Zenginleri fakirleştirip olası bir direniş hareketi ve bunun finansmanının önünü kestiler. Ben bu işgalden yaklaşık 10 yıl sonra dünyaya geldim. Yani anlayacağın doğduğumda işgal vardı ve hâlâ işgal var. Özgürlüğün ve kendi kararını kendin verebilmenin ne olduğunu hiç yaşamadım.

Belli bir yaşa kadar komünist partiye mecburi hizmet var. Ben de 20 yaşında kadar komünist partiye hizmet ettim. Sonra ticarete atıldım. Biraz ayaklarımın üstünde durmaya başladım. Bunu fark ettiklerinde ise yine müsadere yani kamulaştırma devreye giriyordu. Her şey sil baştan!”

Babasının anlattıklarını dinleyen Mustafa adeta şoke oluyordu. Kendisinin yaşadıkları babasının yaşadıklarının yanında hiçbir şeydi onun için ve ekledi “Babamın yerinde olmayı asla istemezdim”.

Ne acı! Müslümanlara seçenek olarak zulümlerin dereceleri sunuluyor; ya zulüm ya da daha fazla zulüm…

-Nasıl gelebildiniz Türkiye’ye?

-Çin hükümeti bizim başka ülkelere gitmemizi engellemek için pasaport talep edenler için 100 bin Yuan, vizeler için de ekstra 5 bin Yuan talep ediyor. Özellikle Türkiye’ye gelmek isteyenler için daha fazla sıkıntı yaşatıyor. Biz de başka ülkelere oradan Türkiye’ye geldik direkt gelmemiz zor olurdu. Hatta bırakmazlardı.

Çin’in Uygurlu Müslümanlara yaptığı zulümleri küçük Mustafa anlatıyor:

“Devlet her eve ses kayıt cihazları ve kameralar yerleştirmiş. Her an bizi gözlüyorlar. Kameraları çok gelişmiş. Kameralar ve ses kayıt cihazları sürekli aktif olduğu için hiçbir evden Allah sesi çıkmaz. Böyle bir durumda polisler anında baskın yapıyor.”

Mustafa’nın yaşadıkları onu erkenden olgunlaştırmıştı. Olaylara bir büyük gözüyle bakıyordu:

“Çin’in asıl istediği bizim madenlerimiz. Doğu Türkistan maden konusunda çok zengin bir ülke olduğu için Çin tarafından işgal edildi. İşgali kalıcı hale getirmek için bizi kendilerine benzetmek istediler. Mesela Türkiye’de kadınlar sigara içiyor ve çok normal bir şey. Ama Doğu Türkistan’da bir kadının sigara içmesi çok ayıp ve utanılacak bir şey durum. Çünkü halk dindar ve bu gibi davranışları hoş görmüyor. Komünist Çin bunu bildiği için Müslüman kadınlara zorla sigara içirmeye çalışıyor. Sadece bu da değil. Kadınları zorla dans ettirmeye çalışıyorlar ki toplum bozulsun. Devlet her Uygurlunun evine zorla Çinli bir erkek ve kadın bırakıyor. Bu şekilde ahlakımızı bozmaya çalışıyor."

Çin istihbaratı ülkeden hicret eden bütün Uygurlu Müslümanları gittikleri ülkelerde takip edip, o ülkeler üzerinde ekonomik ve politik gücünü kullanarak iadelerini istiyor. Mustafa da bu duruma isyan ediyordu:

“Doğu Türkistan’dan ayrılan her Uygurluyu Çin terörist ilan ediyor. Mesela biz Türkiye’ye sığınıyoruz. Yıllardır buradayız herhangi bir suça da karışmadık ama Çin bizim terörist olduğumuzu söyleyip teslim edilmemizi istiyor. Birçok aile bu şekilde teslim edildi.”

Mahmut amca durmuş bizi seyrediyordu. Mustafa ile konuşmalarımıza dinliyor. Oğluna bakıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bu küçük çocuğun anlattıklarını elbette hepsini biliyordu ve hatta bunlarla birlikte daha fazlasını yaşamıştı. Ama zulüm ve çocuk kelimeleri yan yana gelmemeliydi onun için. Özellikle biricik yavrusu bunları iliklerine kadar yaşamamalıydı.

Mahmut amcaya döndüm akrabanız kaldı mı orada? diye sordum.

Soruyu duyar duymaz kendini fazla tutamadı ve ağladı. Bu sırada ağlayarak bir şeyler söyledi. Hıçkırıkları artarak devam etti. Gözyaşları sel oldu adeta ve ağladı, ağladı, ağladı. Hıçkırıkları yüzünden ne söylediğini anlamadığım için oğlu Mustafa’ya döndüm:

‘Yusuf’umu ve Meryem’imi bırakıp da geldim’ dedi. Uzun bir sessizlik…

Aradan birkaç dakika geçti. Mahmut amca biraz rahatladı ve kendine geldi. 1949 yılından beri, 70 yıldır zulüm gören ve asimile edilmeye çalışılan bir halk nasıl ayakta kaldı? Nasıl değişmedi? Doğu Türkistan’daki Uygurlu Müslümanları komünist Çin hükümeti bu kadar imkâna rağmen nasıl Çinlileştiremedi? Diye sordum 60’ı deviren Uygurlu Mahmut amcaya.

“Evladım” dedi. “ Şüphesiz tek nedeni İslam’dı. İslam bizim değişmemize ve dönüşmemize izin vermedi. Bizi ayakta tuttu. Âlimlerimizin fedakârlıkları olmasaydı biz şimdi çoktan değişirdik. Mesela âlimlerimiz sakallarını kesip işçilerin içine giriyor. Bu şekilde davet ve tebliğ çalışmaları yapıyorlardı. Özellikle madenlerde çalışıp halkı ve inançların ayakta tuttular.”

Mahmut amcaya evlat acısı, gurbet acısı ve daha birçok acı yaşatılmış ve yaşatılmaya devam ediliyor ama onun Allah’a olan tevekkül ve teslimiyeti şu cümlelerle acıları bertaraf:

“Çocuklarımla ayrıyım ama bu dünyada olmasa da Ahiret hayatında bir araya geleceğiz. Allah bizi bir araya getirecek ve adaletin hâkim olacağı o günde bize zulüm edenler cezalarını bulacaktır.”

Saraçhane parkında ki resim sergisini çektiğim bir fotoğrafta Doğu Türkistanlı Müslümanlar, bu zulümlerin nedenini ve meselenin özünü kısaca ve tek pankartta özetlemişlerdi:

“Çin, İslam’dan vazgeç diyor. Hayır! İslam’dan vazgeçmicez!”

Ömer POLAT

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ