“Düşünceler” Gölgesinde Yeniden Düşünmek

“Düşünceler” Gölgesinde Yeniden Düşünmek

Farklı okul ve kurumlardan kıymetli hocaların bir araya gelerek ayda bir düzenlediği kültür, sanat, mimarlık meclisinin davetlisi olarak ilk iki oturumuna katılma imkânı buldum. Karşılıklı sohbetin amaç edildiği oturumun bu haftaki teması, Turgut Cansever’in, önceden elimize ulaştırılan 1981 yılında kaleme aldığı “Düşünceler” metni oldu. Sistematik derinlikte olmasa da Cansever’in düşünceleri üzerine okumalar yapmış ve kısmen de yazmış biri olarak bu oturumun pek kıymetli yönlerine şahitlik ettim. Bu, iki yönlü bir şahitlik oldu. Birincisi, tartışılan metin “dünya ölçeğinde 20. yy sanat ve mimarlık manifestoları arasında zikredilebilecek, zor ve anlaşılması epeyce zahmet gerektiren, onlarca yazısının özeti” mahiyeti taşımasıdır. İkincisi ise, yarım saatte sadece bir sayfasını okuyabilmiş/yeniden anlamaya çalışmış biri olarak bu metnin, Cansever’i daha iyi tanıyan ve düşüncelerini daha iyi çözümlemiş hocalarla birlikte ele alınarak anlaşılır hale getirilmesidir.

 

 

Bu iki hususu dikkate alarak bu metnin üzerinde durmamın en önemli sebebini şöyle açıklayabilirim: varlık, insan, doğa, çevre, şehir ve hassaten ‘ev’e ilişkin Cansever’in düşüncelerinin, kültür dünyasıyla ilgisi olan herkes tarafından çözümlenmeyi hak etmesidir. Yaşadığı zaman dilimi içinde tüm bu alanlarda sahaya hâkim batı düşüncesine rağmen -İslam’ı referans alarak- kendi düşünce dünyasını kurabilmiş ve bu dünyadan konuşma cesareti gösterebilmiş olması kendisini ve düşüncelerini kıymetli kılmaktadır. Son zamanlarda onu daha da öne çıkaran ve kıymetli kılan diğer bir yönü ise, Türkiye’de kentleşmeyle birlikte yok olmaya başlayan ‘ev’ mimarimiz/düzenimiz ve eşzamanlı olarak etrafımızı saran (toplu) konut bloklarına karşı verdiği mücadeledir. Bu yönüyle o, adeta bir aktivist enerjisiyle hareket etmekteydi. Tabi onu fraklı kılan esas yönü ise, fikirlerini ortaya koyduğu şehir modeliyle somutlaştırmasıydı. Bir başka ifadeyle o, İslam şehir düzenini çözümleyerek günümüzde de bu düzenin yeniden tesis edilmesinin mümkünatını dillendirmekteydi. “Düşünceler” metni, bu istikamette insanın dünyadaki misyonuna, güzellik anlayışına, (doğu-batı ayırımında) sanat anlayışına, mimarlığa, şehir düzenine/insani ilişkilere, ’ev’e ve nihayet bir bütün olarak “dünyanın güzelleştirilmesi ”ne ilişkin ilkeler barındırmaktadır.

 

Söz gelimi o, hemen metnin başında, “biçim ve varlık tasavvurunun bütünlüğünün bilinci ile oluşan sorumluluk/tutarlılık duygusu, “beşer”i insana dönüştüren adımdır” diyor. Aslında bu sözün bir benzerini Ali Şeriati de kurar; o, insan ve beşer ayrımına gider ve beşeri biyolojik bir varlık olarak ele alırken insanı ise ruhla ilişkili olarak sorumluluk sahibi bir fert olarak tanımlar. Her varlık belirli bir yasa içinde yani sonsuz bir teslimiyet ile hayatiyetini devam ettirmektedir. İrade sahibi olan insan için de bu, geçerli ve tabii olandır. Ancak bir farkla, insan, tabiata, çevreye ve nihayetinde içindeki yaşadığı şehir içinde teslimiyetle birlikte sorumluluk bilinciyle var olmalıdır. Biraz somutlaştırdığımızda aslında insan, yaşadığı çevrenin güzelleşmesinden ve bu çevrede ilişkilerin düzenlenmesinde mutlak sorumluluk sahibi olarak görülmektedir. İslam yaşam dünyasının esasen bu bilinçle şekil almakta olduğunu söyleyen Cansever, “huzurlu, sakin bir hareket içinde, neş’e ve ümit dolu, aydınlık, ışıklı, renkli ve güzel olmaya yönelik İslam dünyası”nın bu inançtan neşet ettiğini söyler.

 

Buna mukabil, modernleşmeyle birlikte başlayıp nihayet bugüne gelindiğinde, kendini bu sorumluluktan azade kılmış insan, “bilinçli” ve dolayısıyla “insan” olma yüceliğiyle güzel bir dünyada yaşamayı amaç olmaktan çıkarmıştır. İnsan, “teknolojinin, idari ve mali güçlerin hakir kıldığı” bir “alet” ve bir “hizmetkâr” konumuna düşmüştür. “Çağın bu yanılgısı” muhtelif alanlarda kendini göstermektedir. Bunun en belirgin yansıması ise şehir ve mimarlık üzerinden okunmaktadır. Ekonomik çıkarlar ekseninde işleyen teknolojiyle, “insanı küçülten/ezen, dramatik çelişkiler içinde insanın bilincini, seçme ve karar verme hak ve yeteneklerini kısıtlayan biçimler, dev ölçüler ve gayri insani bir dünya” doğmuştur. Dünya ruhi, kültürel ve fiziksel boyutlarıyla kirlenmeye yüz tutmuştur. Bu kirlenmeden tüm ülkelerin etkilendiğini görmek zor değildir. Türkiye özelinde bu durum, son zamanlarda en büyük sancı haline geldiği aşikârdır. İnsan ölçeğini ve ihtiyaçlarını kesinlikle dikkate almayan günümüz kentleşmesi, Cansever’in tüm benliğiyle karşı durduğu bir çevresel biçimlenmedir. Ona göre, İslam düşüncesinin geçmişte ortaya koyduğu şehir tecrübesi mutlak surette günümüze taşınmalıdır. İnsanı ve güzeli öne çıkaran bu düzenin yeniden kurulması lazım geldiğini bu amaçla sıklıkla vazetmekteydi.

 

Güzelliğe ilişkin altını çizdiğim bir ifadesini daha aktarmayı gerekli görüyorum. “Güzellik, varlığın yasalarına uyum ile ve dolayısıyla yapılanın iyi yapılması ile oluşur.” Bu ifade farklı yorumlara açıktır. Ancak burada “varlığın yasalarına uyum”dan ‘hikmet’i çıkarmak zor olmasa gerek. Zira hikmet anlam yönüyle “her şeyi yerli yerine koymak” olarak ifade bulmaktadır. Yani varlık kategorisinde yer alan her şeye, tabiatına göre davranabilmek… “Yapılanın iyi yapılması” ise son derece açık bir hakikat olarak algılanabilir. Nitekim hikmet ve güzellik İslam inancının temel kavramları arasında yer aldığı yadsınamaz. O halde aslında insanın her eyleminin/fiilinin, bir insani bir de gayri insaniliği söz konusu olmaktadır. Hikmet bu ikilemde ‘insani’ olana yönelmek iken, ‘insani’ olanın iyi yapılması ise ‘güzel’i meydana getirmenin yoludur. Söz gelimi insanın en tabii ihtiyacı olan toprağı/yeşili, yaşamın içinden uzaklaştıran yüksek apartman bloklarının yerine ‘bahçeli ev’ ikame etmek, varlık yasalarına uyumu ifade etme konusunda somut bir örnek olabilir. ‘Ev’in, bahçesiyle, avlusuyla, pencere ve kapı detaylarıyla, cephedeki detaylarıyla ve nihayet iç mekândaki öğelerle birlikte bir şahsiyet kazanması, güzelin mücessemleşmesidir.

 

Buradan hareketle İslam dünyasında sanat/estetik/güzellik kavramları günlük yaşamdan  ayrı bir yer teşkil etmediğini hatırlamak gerekmektedir. Hat, minyatür, çini, tezhip gibi sanatlarla birlikte, evle ilişkili olarak halı, seramik ve çeşitli ahşap sanatları gündelik hayatın birer parçası olduğunu söylemek mümkündür. “Yapılanın en iyi yapılması” düsturu, yaşamın doğal akışında her ferdin gündelik vazifesidir. Sanat toplumun ortak uğraşı mesabesinde yer almakta ve dolayısıyla -zengin veya fakir fark etmeksizin- kolektif bir uğraşın ürünü olmaktaydı. Öyle ki bugün İslam sanatı incelemelerinde ‘sanat’ ve ‘zanaat’ ayırımını yapmak da mümkün olmamaktadır.

 

Cansever’e göre özünde “sadelik, insani ölçü, tevazu, geçicilik, güzellik, insanı sürükleme iddiasında bulunmaması” gibi hassasiyetleri barındıran bu estetik anlayışı, dünyada insanı yücelten ve onu yaşatan bir düzen kurabilme imkânına sahip oldu. Geçmişte kaldığı kanaatine itiraz ederek bugün de bu düzenin kurulabileceği inancına sahipti o. Hayatının hemen hemen her safhasında bu potansiyeli ortaya koymaya çalışan Cansever, özellikle yaşının kemâle ermesiyle birlikte, enerjisinin çoğunu ‘ev’ meselemiz üzerine harcadı. Konut durumunu şöyle özetlemektedir: “Konut, bir asırdır insanların, yalnızca yağmur ve soğuktan korunacaklar olarak görüldü. İnsanın güzel bir dünyada yaşama ve çevresinin oluşmasına katılma hak ve sorumluluğu göz önünde tutulmadığı sürece insana insan olarak bakılmış olunamaz.” Dolayısıyla evrensel ölçekte ve özelde Türkiye’ de insanların dev apartman bloklarından kurtarılmaları elzemdir. Komşuluk ilişkilerini dikkate alan ve her ferdin katılımını sağlayan yeni bir şehirleşme düzeninin kurulması gerekmektedir. Yani çevremizi aristokratların teknolojinin gücünü kullanarak “despotik tavırlarla” istedikleri şekilde yapı yığınına çevirmelerine izin verilmemesi, yerel ve doğal tekniklerin kullanılarak insanı tabiatla ve toplumla buluşturan zengin ve fakirin birlikte yaşadığı bir mahalle düzenin kurulmasını arzu etmekteydi. Zira ona göre en zenginin olduğu gibi en yoksul ailenin de güzel bir evde ve çevre de yaşama hakkı vardır. Bunun yolu ise her ailenin 1-3 katlı avlulu veya bahçeli bir evde oturmasını mümkün kılmaktır. Geçmişte olduğu gibi yeniden elde edilmesi gereken bu ev çözümü, insanı tabiatla ve toplumla doğrudan ilişki kurmanın yegane yoludur. İmkânsız gibi görünen bu düzenin mutlak manada yeniden tesis edileceği düşüncesine sahip olan ve bu konuda son derece ümit var olan Cansever’e göre “her şeyin başı niyettir”.

 

Söz&Kalem - Müslüm Botan

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ