Dünyayı Güzelleştirmek: ‘Ev’ İnşa Etmek

Dünyayı Güzelleştirmek: ‘Ev’ İnşa Etmek

İnsanın dünyadaki vazifesinin yalnızca yaşamak değil, iyi/güzel yaşamak olduğunu salık veren bir inanç dünyasının sakinleriyiz. Meskûnu olduğumuz bu dünyada temel hedefimizin kemale yani güzele ulaşmak olduğu, “Allah güzeldir güzeli sever” öğretisi ışığında daha iyi idrak ediyoruz. Bu yüzden mana ve madde alanında cereyan eden her eylemimizi bu idrakle güzel kılmayı esas vazife olarak algılıyoruz. Turgut Cansever, Platon’dan “insanın en büyük hikmeti şehir kurma hikmetidir” sözünü bu bağlamda sıklıkla dillendirirdi. Allah’ın, insanı yeryüzünün halifesi olarak tanımladığı öğretiden hareketle o, insanın bu dünyadaki esas vazifesinin dünyayı güzelleştirmek olduğunu vurgulardı. Dünyadaki bu vazifemizi tekrar idrak etmek suretiyle, insanın maddeyle ilişkisinin ve aynı zamanda şehir kurma yolunda ilk ve en önemli adımlarından biri olan ‘ev’ kavramı üzerine neler söylenebilir? Daha öncelikli soru ise şu olabilir: güzelliğinden söz etmeden evvel, idraklerimizde bir ev tasavvuru/gerçekliği var mıdır?

 

Gündemimizi meşgul etmese de, tarihin hiçbir döneminde bu çağda yaşadığımız ‘ev’sizlik krizine benzer bir kriz yaşanmamıştır. ‘Ev’e ilişkin farkındalığımızı büyük oranda kaybettiğimizi söylemek zor değil. Bugün artık ‘ev’ denilince zihnimizde tek sıra halinde dizilen apartmanlarda veya kapalı/korunaklı sitlerin bloklarından bir ‘daire’ gelmektedir. Bu noktada asıl ironi, yaşadığımız bölgelerde bir ‘daire’ye bile sahip olamayışımızdır. Yada daha iyi ihtimalle, bir daireye sahip olmak için yıllarımızı kurban edişimizdir.  Tam bu noktada ideal olanın ne olduğu iddiasında bulunmadan, ‘ev’in ne olduğuyla alakalı bir sorgulama önem kazanmaktadır.

Ev’ kavramı, tarihin her döneminde ve farklı coğrafyalarda benzer temel bazı gaye ve ilkeler çerçevesinde şekil bulduğu söylenebilir. Bunun en öncelikli olanı ise her bir ailenin, kendi ihtiyaçları doğrultusunda bir eve sahip olma halidir. Bu, en tabii ihtiyaç olagelmiştir. Bir adım ötesinde ise ihtiyaçlara binaen inşa edeceği evi nasıl daha güzelleştiririm gayesiyle ortaya koyduğu gayret öne çıkmaktadır. Ve yine ev, tabiatla olan bağını tamamen koparmadan, insan-tabiat münasebetine imkân tanıyarak var olmuştur. Bahçesiyle, ağacıyla, çiçeğiyle, toprağıyla, taşıyla, duvarıyla, penceresiyle ve nihayet müstakil duruşuyla ev, tarih boyunca kendi içinde mikro ölçekte bir tabiatı içermekteydi adeta. Eve dair saydığımız tüm bu uzuvlar beraberinde bir coşkunluğu ve bir güzelliği getirmekteydi. Her ev kendi güzelliğini inşa ederken aslında makro ölçekte, yani mahalle ve şehir ölçeğinde de bambaşka –güzel- bir manzara meydana getirmekteydi.

 

Modern kent planına benzer bir ön tasarıma/planlamaya dayanmayan bu manzaranın pratikte neye karşılık geldiğine ilişkin, iki katlı evlerin yer aldığı geleneksel herhangi bir sokakta yürüyerek deneyimlemek mümkündür.  Yürüyüşümüz boyunca her evin farklı açılardan duvarları, çiçekleri, sarkan ağaçları, belki cumbaları, pencereleri, saçakları, yer yer pencere saksıları, ve daha nice detay… Bütün bu detayların her evde farklı bir kombinasyonla şekil bulduğunu da düşündüğümüzde, yürüyüşümüz boyunca her adımda birbirinden güzel detayların bizi hoşnut edeceğini görürüz. Adeta bir “coşkunluk” ve “tezyinilik” içinde karşılanırız. Burada görünür olan manzara şu ki, her ev deyim yerindeyse “dünyadaki cennetini” kurma iradesi ortaya koymaktadır. Bununla birlikte evde yaşayan fertlerin “çevreyi idrak ederek” ona karşı bir irade hakkı elde etmesi ve nihayetinde Allah’ın yarattığı güzel dünyayı saygıyla koruyup daha da güzelleşmesini sağlaması hususu öne çıkmaktadır. Dolayısıyla bizi hoşnut eden geleneksel herhangi bir sokak, aslında bu idrak ve kolektif dokunuşla oluşmaktadır. Son zamanlarda “İslam şehri” olarak gündemde yer almaya başlayan kavram tam olarak bu manzarayı ifade etmektedir ve bu, aslında tüm İslam şehirleri için ortaktı.

 

 Geçmiş tecrübesi bu iken, bugün artık bu gerçeklikten tamamen uzaklaşmış olduğumuzu, içinde yaşadığımız yapısal çevreye bakarak görebiliyoruz. Yaşam çevremizi/evimizi şekillendirmede özne olmaktan tamamen çıkıp nesne haline gelmiş durumdayız. Küçük te olsa bir bahçesi olup çocukların içinde oynadıkları; toprakla, ağaçla çiçekle hemhal oldukları bir bahçeli ev tipolojisinden artık hızlıca uzaklaşmaktayız. Daha önemlisi ise, ‘ev’ denilince artık böyle bir olgunun akla gelmemesi krizidir. Böyle bir talebin varlığından da söz etmek zor. Nitekim büyük şehirden başlayarak küçük şehirlerimize kadar hatta artık taşrada bile çok katlı apartman dairlerinde yaşamayı tercih ediyoruz. Tabiattan her geçen zaman uzaklaşıyoruz. Yaşadığımız çevrede çocukların en tabii ihtiyacı olan toprak ve yeşillik, önce ev ölçeğinde sonra da şehir ölçeğinde kaybolup gidiyor.

Bu noktada bir başka ironiyi arz etmek yerinde olacaktır. Çocuk televizyonlarında –özellikle aile temasıyla- yayınlanan çizgi filmlerde başroldeki kahraman çocukların tek veya iki katlı bahçeli bir evde yaşadığını ve gün boyunca evinin bahçesinde oynadığını görmek tabii bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocukların içinde yaşayacağı böyle bir ev, onlar için çok doğal bir dünya olduğu tartışmasızdır. Tabii olan bu iken günlük hayatta çocukların tersi bir çevrede yaşadığı herkesin malumudur. O halde çocukların toprakla ve tabiatla alakasının tamamen kesilmek üzere olduğu bir çevresel ortamda ‘ev’sizlik bir mesele haline gelmektedir. Ve bu durum beraberinde bu yazının içeriğini fazlasıyla aşan birçok psikolojik, sosyolojik vakayı getirdiği gerçeği genel olarak ıskalanmaktadır.

 

Tarihi sürecine bakıldığında, şehirlerimizin bahçeli/müstakil ev dokusunun, son seksen yıla kadar da varlık gösterdiğini, o tarihlerdeki fotoğraflar üzerinden okumak mümkündür. Ancak aynı tarihlerde batı dünyasında dönüp baktığımızda ise manzara tam tersi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Yani batıda modernleşmeyle birlikte o tarihlere kadar da “toplu konut”, tipik bir yaşama biçimi olduğu görülebilir. Ancak o günden bugüne gelindiğinde, şuan batı toplumunun yüzde 80-90’ının müstakil evde yaşıyor olması oldukça dikkat çekicidir. Biz ise şuan aynı oranda toplu konutlarda yaşıyoruz. Batı dünyası görece “ilerledi” ve tabiatla bütünleşmeye başladı hatta kendi evini inşa etme imkânı elde etti. Biz ise tersine “geriledik” aynı zaman diliminde irademizi kaybedip, toplu konutlarda “mahkûm” hale geldik. O halde ‘insana ve yaşamına kıymet’ bağlamında ortaya çıkan bir başka tablo; insanın içinde yaşadığı çevresel niteliğin medeniyetle veya gelişmişlikle paralellik gösterdiğidir. Dolayısıyla bu durum, bir şeyleri kaybettiğimize işaret ederken, insanı merkeze alan fiziki bir çevrede ‘ev’in asgari koşulları konusunda da bazı ipuçları vermektedir.

Tarih boyunca insanın kültür ve inanç dünyasının bir yansıması olarak var olmuş olan ev, bütün bu yönleriyle yalnızca korunma” ve savunma” gibi ihtiyaçların giderildiği yer olarak görülmemesi gerektiği açıktır. Bunun bir adım ötesine geçildiği an, başta kültür üretimi olmak üzere topyekûn bir neslin yetişme ve hayata katılma yeri olarak önem arz eden ev, bir ‘daire’den çok daha fazla anlamlar içerdiği görülmektedir. ‘Ev’in inşası bu anlamda dünyayı güzel kılmanın ön koşullarından olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla önce yaşam pratiğimizde, sonrasında ise zihnimizde kaybolup giden ‘ev’ üzerine yeniden düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim.

 

Söz&Kalem - Müslüm Botan

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ