Bir Gün Bir Rüya

Bir Gün Bir Rüya

Adamın biri bir gün bir rüya gördü. Sevinçle uyandı. Bu kadar karanlık olmasa gözlerindeki ışık neredeyse farkedilecekti. Doğrulduğu yerde öylece oturakaldı. İçindeki umutla karışık sevinç halen gülümsemesine neden olabiliyordu. Doğrulmaya çalışırken ayağındaki kelepçelerden ses çıkıvermişti. Bu sese yabancı değildi. Yıllardır kaldığı bu karanlık ve izbe yerde her hareket ettiğinde bu ses ile karşılaşıyordu. Her hareketini kayıt altına alan elektronik bir cihaz gibiydi bu ses. Başlarda kendisine hakaret ediliyormuş gibi bir hisse kapılsa da sonradan alışıvermişti bu sese. Ne de olsa kuyunun dibinde sadece kendisi bulunmuyordu. Şerefini yitiren, gözden düşmüş, vicdanları yaptıklarından kararmış, belki de kurtulmak isteyen nice adam ile doluydu burası. İlginç olanı şuydu ki burada hem zenginler hem de fakirler birlikte bulunuyorlardı. Hem zalimler hem de mazlumlar bulunuyorlardı. Hem âlimler hem de cahiller bulunuyorlardı. Hepsi de aynı kaderi paylaşıyordu. Hepsi karanlık kör bir kuyunun dibindeki mahrum erkeklerdi. Rüyasını anımsadı, gülümsedi. Rüyasında duyduklarını hatırladı. “O’nun getireceği nizam, erkeğe şeref bahşedecektir.” Evet, tam olarak böyleydi. “O’nun adı Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’tir” deyiverdi.

 

            Kadının biri bir gün bir rüya gördü. Yerinden doğruldu ve oturdu. Saçları karışmıştı. Geceden kalma bir baş ağrısı da vardı. Gözlerinde rüyasına anlam verme çabaları görünüyordu. Güzel bir rüya gördüğünü keşfetmiş gibiydi. Hafif gülümsedi. Yerinden doğrulduğu anda koluna takılı olan kelepçenin bileklerini acıttığını farketti. Canı yanmıştı ama hayatın kuralı buydu. Biraz acıya karşı istekleri yerine gelebilecekti. Hem çevresindeki kadınları düşündü. Hepsi birbirinin aynı veya benzeri şeyleri yaşıyorlardı. Hepsi bir şekilde kollarına takılı kelepçelerden rahatsızdı. İşin ilginç tarafı da şuydu ki hem ahlaklı olanları hem de ahlaksız olanları aynı acılara maruz kalıyorlardı. Hem efendi olanları hem de köle olanları, hatta hem güzel olanları hem de çirkin olanları aynı acıları yaşıyorlardı. İçerisinde bulundukları hayat nizamı hepsine bir şekilde değersizlik hediye ediyordu. İrkilir gibi oldu. Yeniden gülümsedi. Kelimeleri hatırladı. “O’nun getireceği nizam, kadına değer bahşedecektir.” Evet, tam olarak böyleydi. “O’nun adı Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’tir” deyiverdi.

 

            Çocuğun biri bir gün bir rüya gördü. Tam bu esnada babasının sakalında tozlanmalar da gördü. Onları temizlemeye çalıştı. O sırada sert bir hamle ile babasının kollarından kopup bir çukura düşüverdi. Üzerine toprak atılıyordu. Nefessiz kalacak gibiydi. Olanlara anlam veremedi. Ama canı çok acıyordu. Çünkü burun deliklerine toz dolmaya başlamıştı. Nefes almaya çalışırken genzi yanıyordu. Ağlamayı denedi olmadı. Bir müddet sonra güneşin tamamen kaybolduğunu fark etti. Nefes alma hengamesinden kurtulmuştu artık. Çevresine bir göz atar gibi oldu. Onun gibi nice çocuk vardı bakındığı yerlerde. Hepsinden hayat mahrum edilmiş gibiydi. Ama daha acayip bir şeye de tanıklık etmişti o anda. Kendisine hayat hakkı tanınmayanlar arasında hem beyazlar hem de siyahlar vardı. Hem cılız olanlar hem de tombullar vardı. Hatta hem kızlar hem de erkekler vardı. Birkaç yıllığına uğramış oldukları hayat nizamı hiç birine hayat hakkı tanımamıştı. Tam durumu kabullenip her neyse diyecekken, birden rüyasını hatırladı. Kocaman bir gülümseme kapsadı küçük suratını. Sesi hatırladı. “O’nun getireceği nizam, çocuklara hayat bahşedecektir.” Evet tam olarak böyleydi. “O’nun adı Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’tir” deyiverdi.

 

            Halkın biri bir gün bir rüya gördü. Usulca kafasını kaldırmaya çalışırken her an kafasına indirilebilecek bir darbeden çekinir gibiydi. Yaşadıkları onun sürekli teyakkuzda olmasına neden oluyordu. Hem neler yaşamamıştı ki… Liderleri tek tek öldürülmüş, bilginleri darağacında sallandırılmıştı. Bir bütün olarak soykırıma uğramış, konuştuğunda anlaşılmamış, ibadetinde hor görülmüştü. Aslında çevresindeki diğer halklar da hemen hemen aynı şeyleri yaşamıştı. Bazen sessiz sedasız prensler, emirler öldürülüyordu. Bazen de davul zurna eşliğinde milyonlar kılıçtan geçiriliyordu. Hemen her gün birileri bir diğerlerine nota veriyor, uyarıda bulunuyor ve tehdit ediyordu. Herkes herkesten çekiniyordu. Neyin geleceği hiçbir şekilde öngörülemiyordu. Güven kaf dağındaki mücevher gibi ulaşılmaz olmuştu. Ürkek bir şekilde kafasını etrafında gezindirmeye başladı. Muhtemelen yine birtakım önemli hadiseler ceryan edecekti. Lakin bu sefer umutlu gibiydi. Hem rüyasını buna yormuştu. Söylenenler kulaklarında çınlarken gülümsemişti. “O’nun getireceği nizam, halka güven bahşedecektir.” Evet, tam olarak buydu. “O’nun adı Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’tir” deyiverdi. 

 

            Şehrin biri bir gün bir rüya gördü. Başını kaldırdığında göğünde sadece tek bir yıldız bulabildi. Duygulandı, yutkundu. Daha sonra her nedense kendisini bıraktı. İçin için ağladı. Rüyasından etkilenmişti besbelli. Bir de yorulmuştu artık. Her sabah bu gün daha iyi bir gün olacak umudu ile uyanmasına rağmen her gece daha bir yorulmuş olarak örtüyordu örtüsünü üzerine. İçinde yaşayan insanları anlamak güçtü. Neredeyse her gün bazı masum insanların ölümüne şahitlik ediyordu. Her gün tartıda usulsüzlük yapılıyor, herkese yetecek olan doğal kaynaklar birkaç doyumsuz zalimin karnına giriyordu. Kadınlar hor görülüp meta olarak kullanılıyorlardı. Üstelik bu durumda olan yalnızca kendisi değildi. Birkaç mil ötede bulunan şehirlerin hepsi aynı durumdaydı. Hatta söylentilere göre uzaktaki büyük şehirlerde durum daha da kötüydü. Sanki şehirler olarak kendilerine müstahak olarak huzursuzluk görülmüştü. Yine ağlamaya başladı. Söylenenleri hatırladı. “O’nun getireceği nizam, şehre huzur bahşedecektir.” Evet, tam olarak böyleydi. “O’nun adı Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’tir” deyiverdi.

Söz&Kalem - Ali Murteza Titiz

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ