Aziz Kudüs, Sen Bizim Kalbimizsin!

Aziz Kudüs, Sen Bizim Kalbimizsin!

Bu cümleler bir direniş içerir. Devirlerden çöküş, zulüm adalet libası giymededir. Yenilgiler vurarak haritalara, ölümler beğeniyoruz şimdiki zamanlarda. Kasvet denizleri daraltıyor yeryüzünü. Ruhlar erken kıyamet telaşesinde süzülüyor nasılsa. Anlamsız yıkıntılarla çatırdayan insanlık, aradığı yeri bir bütün kaybediyor.

Bir rahatsızlık dönemi, sığınaksız cümleler. Rahatsızlık bir bütün adını veren hayata. Dipsiz düşünceler ırmağında boy verip, sükûnet eşiğine koyup bekletir seni. Rahatsızlık, rahata düşkünlerin, düzenbazların felaketi. Ki korkular büyütür gözlerinde. Telaşlı, mütereddit, bir o kadar da endişe içinde…

Bir gece Tur-i Sina’dan görününce hakikat, rahatı kaçar buzağıya tapan kalabalıkların. Ve dahi buzağıyı satanların buruşur yüzü. Nereden çıkmıştır Musa? Nemrut’un rahatı kaçar, yalanı yüzüne her çarpıldığında. Bu yüzdendir, kurulur mancınık. İbret-i âlem için, şehrin gözü önünde tertiplenir bu bilindik maskaralık. Zulüm, adaletin kolundan tutup ateşe fırlatmaktadır.

Mekke bu yüzden uykusuz kalır cahiliyyede… Kurulu düzensizlik sarsılmaktadır. Tuğlalarında kan olan binalar temelinden oynamaktadır. Bir şeyler yapılmalı, gereken önlemler alınmalı! Bu aykırı ses, bu düzen bozgunu, bir an evvel halledilmelidir. Mütemadiyen sürüp giden tazyik, eza ve cefa tümüyle bundan mütevellittir. Bundan sebep feryatlar parçalar bulutları. Budur gözü kara adavet müsebbibi.

Geçmeyi unutur zaman, gönülsüz nümayişler besteler muktedir geçişlere. Çağın eteklerinde hayâsız akımlar peyda olur. Tutar köşe başlarını, aman vermez kimseye. Firavun’lar çocuksu ölümler beslemektedir, efsunlu saraylarda. Hiçbir zaman yeri ve vakti gelmeyen, müsait olmayan ölüm. Mevlana Celaleddin der, “En son ölüm gelir, ona da erken deriz…” Firavunlar ölümsüzce yaşamak arzusundadır. Ağzının tadını kaçırmak istemez. Yeryüzünde cennetler inşa eder. Ve bilmezler cennet, hakikati arayanların payesidir. Kokusunu alamaz hakikatin yüzünü küfür ile örtenler…

Bir anne konuşur zamanın dilinden. Korkarım bu hüzün geçmeyi unutur ve kesintisiz hüzünler sağlar mukadder düşüşlere. Müsait bir yer bulur çöker kirpiklerine Kudüslü çocukların. Dünya ki terkisinde taşır idi onları. Sulh içinde büyütemez analar evlatları. Aynı kalbin durağında soluk alırlar fakat gözlerinde işgalin yoksulluğu mevcuttur. Sapandan savaşlar türetilir, Davud olur çocuklar. Öfke yutmayı bilmez. Bir kavgadır çağın haksızlığına karşı. Dik duruşun adıdır Aziz Kudüs, o mecruh kalbimizdir…

Sarpa saran derin dünya telaşı, kirletti göğümüzü… Unuttuk kaç zamandır asude baharları. Düşen nurdan akisler silindi bak seninle. Eteklerimize kirli dünya bulaştı. Unuttuk ölümün yaldızlı fermanını. Korktuk dünyayı yitirmekten ve yitirdik kendimizi.

Duvarlara yazdık seni, henüz çocuktuk. Seni ilk kez tarih sayfalarında, görkemli fetihlerde görmüştük. Sonra işgal sesleri yükseldi topraklarımızdan. Hasta ruhlu katiller çiğnedi, necis postallarıyla. Kahrolası zulümler kapladı berrak ufkunu. Çocuktuk, görmemiştik. Kaldırım taşlarında seni yazmıştık İstanbul sokaklarına. Dualı ellerde biriken seher hüznüydün. Aziz Kudüs, sen bizim kalbimizdin!

Oysa bir vakitler yalın ayaklarımız dibine düşmüştü dünya. Gövdesi önümüzdeydi. Azdık, zayıftık, güçsüzdük. Gönül bohçamızda bir parça imandan gayrısı yoktu. Ne kimseye diz çöktük; ne kimseye kul olduk. Derdimiz değildi dünya. Kaygımız değildi dünya. Aşkımız değildi dünya. Kilitler kırıldı, en kırılmaz kilitler. Kapılar açıldı önümüzde fetih fetih…

Kimse yoktu karşımızda duracak. Coşkun nehirler gibi bentler yıkarak, dev gibi ordular törpüledik tarih sayfalarında. Dünyaları dize getirdik, tarihi biz yazdık, zulmü biz bozduk. Kalem bizim elimizdeydi. Karanlık çağda kandil, cehalet sokaklarında münevver idik. Hikmetine vakıf idik eşyanın. Kaybedeceklerimiz arttı ve düştü ellerimizden dünya.

Evvela göğümüzden kara bulutlar düştü. Karardı vadiler, mevsimlerden hep hazan sarıldı kabrimize. Hicrana mahkûm şiir yazar divitler. Tebessümler kayboldu yüzünde müminlerin. Sen düştün önce, kalbimiz düştü. Söküldün can kafesinden. Yırttın perdesini hayatın. Bir seher vakti ansızın, yokluğuna uyandık.

Çoktuk. Gücümüz, kuvvetimiz vardı. Fakat dünya idi derdimiz. Ve dertlerimiz dünya kadar idi. Faraziyeler katmerli şikâyet, İhtimaller boynunda birer yağlı urgandı. Mazgallara asılı nefesler kesildi zindan gûşelerinde. Körleşti mülk âlemi, yokluğun ayağına basınca cümleler. Çocuklar öldü, tünedi pencerelere kimsesiz üveyikler. Filistin’de yetim kaldı yüreğim. Çadırında matem sessizliğidir ümmetin. Ağır hasar içinde bırakılır umutlar. Tamiri uzun sürer kesif dağılışların. Kederli ölümlerden hayata dönüşlerin. Duvarları yıkarak, kıyamlar tazeleyerek küresel baronlara, zaferler muştulamak tüm insanlığa…

Yekvücûd olmak, neticesi rüzgara karışan kardeşlik sözcüklerinden ziyade. Malumdur, tefrikalar diyarında cevelan ettik uzunca zaman. Zulmün varlığını orta yerden kaldırmak uzak bir hayal. İğne ipliğine vabeste sadakat cümleleri. Bu yüzden ki cesaret geldi de sırtlanlara, aslan kafese girince meydan kaldı onlara. Gözlerimize baktılar, işlenen her cürümde. Hayâsız sırıttılar ol mahzun hâlimize…

Kalbe düşen depremdin çağın yerleşiminde. Sen, Kudüs! Prangalardan sıyrılış, gafletlerden kurtuluş, kuyulardan çıkıştın. İstikameti azadelik arayışlarının. Sendin vakti zamanın en körpe kahramanı. Köşe taşlarında hüznün var! Tüm taravetiyle durur hâla en başköşede. Sen varsın, evet sen varsın gözyaşında ağlayan coğrafyanın. Yani Aziz Kudüs, sen bizim kalbimizsin!

Söz&Kalem - Orhan Özsoy

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ