Annemin Gözyaşları Ekmek Davası

Annemin Gözyaşları Ekmek Davası

Yol boyunca ağladım. Aslında eve gidince annem kızmayacaktı bana ama eve eli boş dönüyor olmam canımı çok acıtıyordu. Konağımızın kapısına yaklaşınca, elbisemin kolu ile gözyaşlarımı sildim ve kapıyı açıp içeri girdim. Annemler avluda toplanmış kese kâğıdı yapıyorlardı. Onların azmini görünce tekrar boğazım düğümlendi ve gayri ihtiyari gözlerimden yaşlar süzülüverdi. Kimsenin ağladığımı görmemesi için hızlıca yukarıya, kendi odamıza çıktım. Tam okul saatinde tüm yaşıtlarım okullarına giderken ben onlara nohut satıyordum, bu durum beni çok üzüyordu. Ben de okula gitmek, büyüyünce de öğretmen olmak istiyordum. Yaşıtlarımı, mahalle arkadaşlarımı okullarına giderken her gördüğümde arkalarından uzun uzun bakıp, iç geçiriyordum. Şimdi bir de üstüne bugün tüm nohutlarım yere dökülmüş, telef olmuştu. Bu durum, en az okula gitmemem kadar acı vermişti bana. Annem bir şeylerin yolunda gitmediğini sezmiş olmalı, yanıma geldi ve neden gözlerimin yaşlı olduğunu sordu. Ben de ona ağlayarak yaşadıklarımı anlattım. Annem, bana sarıldı ve bir şey olmayacağını, nohutların benden kıymetli olmadığını, taksinin bana çarpmadığı için şükretmemiz gerektiğini söyleyerek beni teselli etti.

 

            Kış gelmek üzereydi ve artık kışın ısınmak için yakacak bulmamız gerekiyordu. Yakın akrabalarımızın liseye gitme yaşındaki kızları, her yıl odun toplamaya gidiyorlardı. Bu odun toplama işi de sandığımız kadar kolay değildi. Odunları toplamak için önce, tonlarca kesilmiş odun parçalarını bir traktöre veya at arabasına doldurmalıydık. Daha sonra artık olarak kalan küçük odunları toplayıp kendi çuvallarımıza doldurarak eve götürmeye hak kazanıyorduk. Tabi aralarında en küçük bendim ve tecrübesizdim. Her hafta sonu ancak yarım torba odun toplayabiliyordum. İşlerine haram bulaştırmak isteyenler, çuvallarını dolduruyor hatta iki çuval bile evlerine götürebiliyorlardı ama ben işimi helal yapacağımın dersini daha çok küçükken almıştım.

Dört yaşlarındayken ailece Mardin’de bulunan Sultan Şeyhmus Türbesini ziyarete gitmiştik. Babam hayattayken her sene giderdik. Etrafta bulunan bahçelerin birinde domates ekilmişti. Ben de daha çok küçük olduğum için o domateslerden birini koparıp yemek istemiştim. Henüz ağzıma götürmemiştim ki bir arı gelip iki kaşımın arasından sokmuştu. Çığlığım ile elimdeki domates yere düşmüş ve ağlamaya başlamıştım. Ardından babam geldi, bir taş ısıtıp şişen bölgeye bastırdı ve bana “kızım, onlar bizim malımız değil ve bu sebeple onları yemek de haramdır ve bize yaramaz. Allah, sen o domatesi yeme diye seni uyardı ve arı seni ısırdı” dedi. O gün, her işimi helal yapmam için gereken dersi almıştım. Kendime, harama el uzatmayacağıma dair söz vermiştim.

 

            Artık kış olmuş, yerler kar ile dolmuştu. Yapmış olduğumuz kese kağıtlarını annem paketlemişti. Siparişlerin dağıtılması için kese kağıtlarını dayımın dükkanına götürmeliydim. Evimiz dört ayaklı minarenin yakınlarındaki Hacı Hamit camisinin yanındaydı. Dayımın dükkânı ise Melik Ahmet caddesinde, yani Kürtçe “Suka Şewiti” olarak bilinen “Yanmış Çarşı” yakınlarında idi. Bilenler bilir, iki yer birbirinden bayağı uzaktı ve daha mühimi ise ben henüz dokuz yaşında bir çocuktum. Boyumdan büyük bir işi yüklenmek zorunda kalmıştım. Annem, kese kağıtlarıyla dolu paketi sırtıma yükledi, ardından yola çıktım. Zorla önümü görüyor, kar ile kaplanmış yollarda düşmemek için çabalayarak yürüyordum. Yetişmemem gereken yere az bir yol kalmıştı ki çarşının merdivenleri gözüme ilişti. Kar ile kaplanmış, kayganlaşmış merdivenlerdi. Sırtımdaki yük de benden ağır, sırtım iki büklümdü. Emeklercesine ellerimi merdiven basamaklarına koya koya yukarı çıkmaya çalışırken birden dengemi kaybedip, merdivenlerden aşağı düştüm. Aşağı düşmem ile sırtımdaki kese kağıtlarıyla dolu yüküm bir yana ben bir yana savrulmuştuk.

Merdivenlerin üst tarafında dükkanların olduğu yerlerde sıra ile dizilmiş ayakkabı dükkanları vardı. Birinin önünde boşalmış bir yağ tenekesinin içinde ateş yakılmış, bir adam ellerini ısıtmak için uzatmıştı. Bu orta yaşlı amca benim düştüğümü görünce hızla yerinden fırladı ve yanıma koştu. Yerden kese kâğıdı paketimi alıp, beni ve kese kâğıdı paketimi yukarıya çıkardı. Ellerimin de buz kesildiğini fark etti. Ateşin önüne bir kürsü daha bırakıp beni önüne oturttu. “Kızım, senin baban yok mu, senden daha ağır bu yük ile gelmişsin buraya?” diye sordu. Benim sırtımdaki yükten daha ağır geldi bu soru bana. Cevap veremedim ve ağlamaya başladım. Ağlamam ile orta yaşlı amca zaten cevabını almıştı. Ayağımda da yazlık ve yırtılmış ayakkabımı da görünce içeriden yeni kışlık bir ayakkabı alıp tekrar yanıma geldi. Zorla ayağımdaki ayakkabıyı çıkarıp yenilerini giydirdi. Ben ısrar ettim almayacağım diye ama orta yaşlı amca “beni bir hayır yapmaktan mahrum etme” deyip yeni ayakkabıları ayaklarıma giydirdi. Doğrusu o kadar yorgun ve üzgündüm ki direnecek halim de kalmamıştı. Biraz ısındıktan sonra ellerimi tutu, kese kâğıdı paketimi de taşıyıp dayımın dükkanına yakın bir yere kadar getirdi beni.

 

Dayımın dükkanında bir iş daha bekliyordu beni. Yoğurt kaplarını yıkama işi. Köyden gelen yoğurtları satan dayım, dükkânın arka kısmında küçük bir ambar gibi olan yerde yoğurt kaplarını biriktiriyordu. Daha sonra yoğurt kaplarının sahipleri gelip onları alıyor ve tekrar o kaplarda yoğurt mayalıyorlardı. Tabi yoğurt kaplarının sahipleri gelmeden önce bu kapların yıkanması gerekiyordu. Benim de bu kapların içindeki suyu biriktirip bir bidona döktükten sonra eve götürmem gerekiyordu. Dayım aslında bu işe annemin gelmesini istemiyor. Ama o sudan çıkacak yağdan da mahrum kalmamızı da istemiyordu. Annemin orda o işi yapmasının gururuna dokunacağını, erkekler ile dolu o ortamda bulunmaması gerektiğini düşündüğü için beni dükkâna göndermesini söylüyordu. Tabi öyle bir iki tane yoğurt kabı yoktu. Yüz/ yüz elli kap vardı.

 

Yoğurt kaplarına ayrılmış yere gidiyor, bir yoğurt kabına biraz su koyup çalkalayarak kabı yıkıyordum. Sonra o suyu başka bir yoğurt kabına koyup onu da aynı su ile yıkıyordum. Bu işlem böyle devam ediyordu. Ta ki suyum yoğurt kıvamına gelinceye kadar. Sonra o yoğurt kıvamına gelmiş suyu bidona boşaltıp yeni bir su ile aynı işlemlere devam ediyordum. Tabi büyük bir bidon dolana kadar bu iş sürüyordu. Bazen o kadar doğrulmadan işimi yapıyordum ki, işim bitince belimi doğrultamıyor, ağlaya ağlaya bir duvara dayanıp yavaşça kendimi düzeltmeye çalışıyordum. Doldurduğum bidonumu da sırtıma alıp eve götürüyordum. Bazen o kadar ağır oluyordu ki sırtım, taşıyamıyor hafiflesin diye bidondaki yoğurtlu suyun bir kısmını yere döküp öyle eve götürüyordum. Eve götürdüğüm yoğurtlu suyu annem alıp “meşk” denilen yağ çıkarma aletinin içine koyuyor, yağını çıkarıyordu. Biz de o yağı kahvaltıda yiyorduk. Geri kalanı da ayran olarak Muhammed ve Abdullah sokakta satıyordu. Bir müddet sonra artık dışarda satmak yerine sipariş almaya başlamıştık, almak isteyenler gelip evimizden annemin yaptığı ayranı alıyorlardı.

 7.BÖLÜMÜN SONU

Söz&Kalem - Zeynep Kübra Titiz

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ