AF

AF

Anlaşılmaz bir adamdı. Bugüne kadar onu sadece karısı Cemile anlamıştı. Küçük yaşta annesini kaybetmişti. Gençliğe adım atınca da eğitim için Amerika’ya gitmiş, oraya yerleşmişti. Hayatı hep mücadele ile geçmişti. Kurduğu Kuran okullarında 30 yıl öğretmen- yöneticilik yapmıştı. Bedeni kadar ruhu da yaşlanmıştı. Ama en çok da son iki senedir omuzlarına çöken evlat acısı, onun belini bükmüştü. İyi ki Cemile yaşamıyordu da bu acılara düçar olmuyordu. O şu an evladıyla birlikteydi.  

   Abdulmünim’in bu süreçte tek tesellisi Kuran olmuştu. Zira Kuran onun hırpalanmış, örselenmiş ruhunu her seferinde olduğu çukurdan alıyor, sarıp sarmalıyor, hakikatin şifalı pınarlarından kana kana içiriyordu. Görünüşte o Kuran eğitimi verse bile aslında Kuran onu eğitiyordu. Kuran’ı anladıkça her hücresine nüfuz ediyor, fikriyatını ilmik ilmik dokuyordu. Her ayet ona yeni bir ders yeni bir ufuk açıyordu. Hayatına yepyeni bir yön veriyordu. İşte yine sabah okuması için odasına çekilmişti. İçi yana yana okuyor, yüreğindeki yaralara bir bir merhem sürüyordu.

“Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O bizim Mevla’mızdır. Öyleyse müminler yalnızca Allaha güvensinler.” (Tevbe-51) Kapının tıklatılmasıyla başını kaldırdı. İçeriye büyük oğlu girmişti:

“Baba çıkalım mı? Mahkeme 11’de. Ancak yetişiriz.” Abdulmünim başıyla onayladı. Biraz sonra çıkmışlardı. Önde araba süren oğluna hüzünle baktı. İki yıl önce orada Selahaddin oturuyordu. Ne kadar güzel huylu ve cana yakın bir evlattı. İş yerinin bir teslimatında bıçaklanmış ve üzerindekiler çalınmıştı. Hemen hastaneye kaldırılmış fakat kurtarılamamıştı. Suçlu birkaç ay içinde yakalanmış ve dava başlamıştı. İki yıldır süren mahkemenin bugün karar duruşması vardı. Cinayet, uyuşturucu, gasp ve daha bir sürü suçtan yargılanan mahkûm, büyük ihtimalle idam edilecek, adalet yerini bulacaktı. Fakat yaşlı adamın yüreği hiç rahat değildi. Gece gündüz insanlara ulaşmanın İslam’ın güzelliğini anlatmanın yollarını arıyordu. Bir kişiyi daha kurtarmanın mücadelesini veriyordu. Oysa şimdi bir insan İslam’la tanışmadan, küfür üzerine ölecekti. Hem de onun elinde bir şeyler yapma imkânı varken…  Eğer onu affederse cezası 30 yıl hapse çevrilir. Böylece ona bir imkân verilmiş olacaktı. Belki bir müslümandan merhamet görmek, onun kalbini İslam’a açar ve tövbe ederdi. Hem hayatının büyük bir kısmını zindanda geçireceğinden uyuşturucu kullanamazdı. Diğer suçlardan da korunurdu.

   Abdulmünim aklını dinleyince bunları söylüyordu. Ama bir de alev alev yanan, evladını delice özleyen bir baba yüreği vardı. Oğlunun canına kasteden bu adamı affedemiyordu. O yüce Peygamberin nasıl olup da kendine her türlü zulmü reva gören, ailesinin katillerini affettiğini aklı almıyordu. O nasıl yüce bir gönül? Nasıl kocaman bir kalpti? Nefsine şu an çok ağır gelse de O’nun yolu buydu. Affedicilik o nebevi yolun en önemli yapı taşıydı. Özelliklede haklı iken ve hasımlarından kat be kat güçlü iken, nasıl da keremli davranışlar sergilemiş, insanlığa ibret vesikası olmuştu. Hayatı boyunca bunları okumuş, anlatmıştı. İşte şimdi er meydanıydı. Haklı ve yetkili olduğu bir konuda hasmını affetmek… Ah ki bu ne güçtü! Ne zor bir işti!

   Bir yandan da katilin annesinin, mahkemedeki o çaresiz hali gözünün önüne geliyordu. “Sayın Hâkim, benim evladım çok iyi bir çocuktu. Ben onu babasız büyüttüm. Arkadaşları vesilesiyle uyuşturucu ile tanıştı. Ondan sonra çok değişti. Birçok hata yaptı. Ta ki hayatını mahveden bu hatayı yapana kadar…”

  Onlar için imtihanın daha ağır olduğunu düşünüyordu. O Selahaddin’in şehit olduğuna inanıp, imanlı gittiğine şükrediyordu. Onların evladı, insanlara zulmettiği için idam ile yargılanıyordu. Eğer onu affederse 30 yıl hapis yatacaktı. İkisi de çok zordu.

   Yarım saat sonra mahkemede kendisine ayrılan yere, sanığın tam karşısına geçti. Onunla göz göze gelmeye çalıştı. Yılların eğitimcisiydi. Bir insanın gözüne bakınca onun karakterini neredeyse tahlil edebilirdi. Sanık sandalyesiyle oturan siyahi çocuk basını önüne eğmiş, hiç kaldırmıyordu. Kızaran gözleri ve burnu, ağladığını gösteriyordu. Duruşma başlamış, dava süreci özetlenmişti. Şimdi son karar için söz Abdulmünim’deydi. Herkes ona bakıyordu. Üzerinde büyük bir sükûnet vardı. Sanığa bakarak tarihe not düşen, gazetelere manşet olan o konuşmasını yaptı:

“Evladım, yeğenim!...” yutkundu. Buğulu gözleri kalbindeki tarifsiz hüznün aynası gibiydi. Zoraki konuştu. “ Selahaddin ve annesi adına seni affediyorum.” Salonda büyük bir uğultu oldu. Hâkim herkesi uyardı. Sanık ilk defa başını kaldırıp yalvaran bakışlarla yaşlı adama baktı. Ağlıyordu. Abdulmünim aynı sakinlikle devam etti:

“ İşlediğin suç için seni suçlamıyorum. Oğluma yaptıkların için sana kızgın değilim. Şeytana kızgınım ve onu suçluyorum. O sana korkunç bir suç işletmiş ve yanılmana sebep olmuştur. Ailen adına çok üzgünüm. Seni yetiştirip büyüttüler. Ve iyi bir insan olmanı istediler. Ailenin senin başarılarınla övünmeleri gerekirken, şimdi işlediğin suç yüzünden ağlıyorlar. Affetmek İslam’daki en büyük hediyedir. Ve çok erdemli bir davranıştır.” Suçlunun başı önüne yıkılmıştı. Bu yüce gönüllü adamın gözlerine bakacak yüzü yoktu. Herkes şoktaydı. Davayı izleyen dernekler, basın ve her iki tarafın yakınları…

   Hâkim duruşmaya ara verdi. Herkes ayaklanmıştı. Salonda herkesten ziyade, mahkûmun annesi minnettardı. Hemen gelip yaşlı adama teşekkür etti. Sanıkta teşekkür edip, el sıkmak için yanına geldiğinde tereddütsüz ona sarıldı. Genç adam hıçkırdı. Abdulmünim sırtını sıvazlarken kulağına fısıldıyordu:

“ İslam haksızlığa uğrayan kişi affetmedikçe Allah’ın suçluyu affetmeyeceğini söylüyor. Allah’a inan ve kendini onun adaletine bırak. Tek kurtuluş yolu budur. Bütün dertlerinin devası İslam’dadır.” 

*Haber kaynak: Genç Müslümanlar.com…

Söz & Kalem - Meryem VAROL

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ