Şırnaklı Abdullah

Şırnaklı Abdullah

Mevsim kış, bulunduğum Komando Tugayında sabah içtiması alınıyordu. Defalarca yapılan sayımın ardından nihayet eksik olan asker tespit edilebilmişti.

-"Şırnaklı Abdullah..!"

            Abdullah takvalı bir gençti, öyle ki; herkes çabucak namazını kılıp içtimaya yetişme derdindeyken, o her zamanki gibi Allah'ın rızası uğruna namazlarını huşu içiresinde kılmaya gayret ediyordu. Komutanından işitebileceği azarlara rağmen, bu azarın nedenini aklına getirdikçe namazını daha bir huşu içinde eda ediyor ve ardından onu tesbihatlarıyla süslüyordu. Abdullah haklıydı :"O Rabbinin huzurundayken onu kimin beklediğinin ne önemi vardı ki..!"

****

            Biz altımızda donan suyu botlarımızla kırıp ondan çıkan sesle stres atmaya çalışırken komutan da "disiplinsizlik" diye nitelediği Abdullah'ın bu tekrarlı davranışlarından bıkmış olacak ki söylenip duruyordu. Derken Abdullah yarım kalan tesbihatının titrettiği dudaklarıyla nihayet içtima meydanında görülüyordu. Ağır adımlarla yürüyor, aynı zamanda dudak ve el kombinasyonlarıyla yarım bıraktığı tesbihatını tamamlamaya çalışıyordu. Abdullah komutanın yanına vardığında komutanın ağzından dökülen o cümle her ne kadar Abdullah'ı gülümsetse de beni beynimden vurmuştu. Bir komutan kendi askerine mermi sıkar mıydı? Evet, sıkmıştı; beynimden vurulmuştum!

            Komutan onun isminin anlamını biliyor olmalıydı ki ona :"Geç bakalım yerine, Allah'ın kölesi..!" demişti.

****

            Şaşırmıştım; omuzunda bezden bir yıldız taşıyıp ondan bir fazla yıldız taşıyanların "Yat, kalk, çömel, sürün..!" emirleriyle yerinden fırlayan biri, kainatın devasa milyarlarca yıldızını temsili olarak omuzlarında taşıyan Allah'a secde eden Abdullah'a "köle" demişti..!

****

            Üzülmüştüm; Abdullah'a değil, ona "köle" diyene! Öyle ki gözlerime uyku girmiyordu yat içtimasından sonra. Düşüncelerim üşüyordu! Bedenimi terleten sıcak, neden düşüncelerime işlemiyordu ki? Üstümdeki yorgandan bir tane de düşüncelerime lazımdı ve yalnızca hakikat ipliğiyle dokunmalıydı bu yorgan. Evet, onu kendim örmeliydim… "Allah'a secde eden, itaat eden gerçekten de köle mi oluyordu? Yoksa secde etmeyenler miydi asıl köleler! O'na yapılan kölelikle dünyada insanlara yapılan kölelik kavramsal olarak aynı şeyi mi ifade ediyordu? Şayet böyle olsaydı "Şırnaklı Abdullah" kendini onun efendisi olarak görenlerin emrinden, azar işitmek pahasına görmediği, duymadığı, gitmese azarını işitmeyeceği Rabbine gönüllü olarak iltica eder miydi?

****

            Bir kölenin iki efendisine de eşit mesafede olması gerekmiyor muydu? Abdullah neden görüp duyduğunun değil de hissettiğinin peşine takılmıştı? O zaman bu iki kölelik kavramı birbirinden farklı olmalıydı.” Bu gibi düşüncelerle yorganımın ilk dikişini atıyordum. O ilk dikişten sonra zihnimi Abdullah'ın yerine koyarak, terleyen bedenimde üşüyen düşüncelerime seslenmeye başladım. Bu sesler aynı zamanda zihnimde attığım dikişlerin sesleriydi. 

****

            "Neden mahzun oluyorsun ki; varsın Allah'ın kölesi olma şerefine nail olmasınlar ey Abdullah! Ellerine, ayaklarına, boyunlarına, zihinlerine vurulan zincirleri, prangaları bırak bilezik ve kolye sansınlar! Onlar Allah'a köle olmamakla kölelikten kurtulduklarını düşünürken, Allah'ın onları nelere köle ettiğini görmüyor musun! Baksana şu "hür" olduğunu düşünen katmerli kölelere! Karınlarını, milyarlarca hücrelerini doyurmak için hem kendi hücrelerinin, hem de rızıklarının bağlı olduğunu düşündükleri "Binlerce insanın milyarlarca hücresinin" nasıl da kölesi olmuşlar. O küçücük hücreler acıktıkları zaman onlara :"Ye" dediklerinde yiyorlar, "İç" dediklerinde içiyorlar, "Gez" dediklerinde geziyorlar, "Gör" dediklerinde görüyorlardı. Allah'a kölelik yapmıyorlar ama bir sivrisinekten milyonlarca kat daha küçük, 6 milyar iradesiz hücrenin kölesi olmuşlardı, haberleri yok! Yaşamak için o hücreleri yaşatmıyorlar, onları yaşatmak için yaşıyorlardı; tıpkı 6 milyar hücreden oluşan patronlarını yaşatmak için yaşadıkları gibi!

****

            Bir de dönüp kendine bak ey Abdullah! Sen de hücrelerini besliyorsun ama bunu onlar istediği için değil! Onları Allah'a secde ettirmek için besliyorsun! Onları kendine "BURAK" yapıp ebedi olan cennete gidebilmek için bir vasıta olarak kullanıyorsun! Bir arabaya benzin koymak gibi; Hedefe gitmeyecekse eğer bir araba ona benzin koyma eyleminin ne anlamı vardı ki? İşte tam da böyle; Tek görevi arabaya(hücreye) benzin taşımak olanlar "Köle", arabaya binip ona direksiyonla istikamet verenler de "Efendi" oluyordu. Hücrelerine iman zırhını giydirmiş, onlara iradenle hükmediyorsun ey Abdullah! Ve insan hükmettiği şeyin kölesi değil efendisidir! 

****

            Allah O'na ettiğin secdeyle seni nelerin, kimlerin köleliğinden kurtarmış görüyorsun değil mi? Ve yine “Esfel es-safilin" e yuvarlanıp küçücük bir hücrenin emrine boyun eğenleri de görüyor ve temaşa ediyorsun. O halde bu hüzün ve buz gibi düşünceler de neyin nesi! 

KALK..!

            Yalnızca Allah'ın kölesi olduğunun nişanesi olan elindeki "La ilahe illallah..!" asasını semaya kaldır ve gururlana gururlana var gücünle: "Ene Abdullah..!" diye haykır milyarlarca zerrenin kölesi olmuş "Abdunnas"ların yüzüne..!”

 

****

            Zihnime attığım son nakışla, hakikat ipliğiyle dokuduğum yorganımı tamamlamıştım sonunda. Artık düşüncelerim ve zihnim de sıcacıktı bedenim gibi. Uyuyabilirdim artık. "Allah rahatlık versin...”

Söz&Kalem - Muhammed Furkan Yaz

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ