Çocuk Yüreklerde Yol Bulan

Çocuk Yüreklerde Yol Bulan

Çocukluğuma dair en güzel anılarımı canlandırıyorum zihnimde.. Hafızamın geçmişine doğru uzanıyor ellerim ve en değerli anılarımın bir kısmını alıp bir Word dosyasına yapıştırıyor: Ramazan anılarım.. Aylar arasında üstün olan bir ayın anıları da anılar arasında daha üstün olmaya layıktır değil mi?

Sahura kaldırılmak için annemize yaptığımız tembihler, tuttuğumuz ilk oruç için cebimize konulan çikolatalar, yarım gün tuttuğumuz oruçların annemiz tarafından kaynak edilmesi –bu tabiri bilenler bilir-, ayın başı ortası ve sonunda tuttuğumuz üç günlük orucun aslında ayın tümüne bedel olacağı ve daha nice anı.. Masumiyet kokan anılar..

Çocukluk evresi merakın dorukta olduğu bir evre.. Aile fertlerinin niçin gün boyu aç kaldığını anlamamız için azıcık büyümemiz gerekiyordu herhalde.. Büyüdük ve artık oruç bizim için daha farklı anlamlar ifade etmeye başladı.. Oruç’un aslında aç kalmak olmadığını anladığımız zaman dilimleri.. Kim bilir büyüdükçe belki daha farklı şeyleri de anlayabilecektik..

Azıcık daha büyümüştük.. Ramazan’ın gelmesi adeta bir sevinç olup kaplardı içimizi.. Hele teravihin kılındığı ilk gece ne güzel bir gece olurdu bizim için.. Bu sevinci, fiili olarak ifade edenlerimiz bile oluyordu.. Bir ikindi vakti içerde mukabele okurken cami avlusundan gelen seslerin ne olduğuna baktığımda bazı arkadaşların sevinçten halay tuttuklarını gördüğüm günü iyi hatırlıyorum :)

Sabahları erkenden evden çıkıp camiye gidiyorduk diye bir cümleye başladım ama aslında biz Ramazan’da hep camideydik.. Sadece iftar ve sahur için eve gider, hemen camiye dönerdik.. Sabah namazından sonra hep beraber Cevşen okur sonra da caminin yıkamadan dönmüş ama serilmemiş uzuuun halısını yastık niyetine kullanır ve klimanın tam karşısına serip koğuş sistemi gibi yatardık.. Ara ara elektrikler kesilirdi.. Bazen de ‘elektrik parası çok geliyor’ diye şantelleri indirirdi cami hocamız.. Daha klimanın ağzı kapanmadan uyanırdı herkes.. Böyle bir refleks yoktu hayatta :) Bi ara sabah namazlarından sonra Ashab-ı Kehf filminden bir bölüm izlemeye karar vermiş ve ilk bölümle başladığımız sabah dayanamayıp tüm bölümleri ard arda izlemiştik..

İkindiden sonra okuduğumuz mukabeleden sonra avluya çıkar ve ağaçları sulardık.. İkindi namazından sonraki o serinliğin tadı farklı olur.. Hatta yaz aylarında o vakitte içilen çayların özel bir tadı vardır tiryakisi olanlarda..  Bu serinlik vaktinden iftar vaktine kadar oyalanır sonra da iftara bi beş dakika kala eve giderdik..

Camiden uzak kaldığımız o zaman dilimi bize o kadar çok gelirdi ki camiye dönmek için yemeği bile aceleyle yerdik.. Cami hayatımızın merkez noktasıydı ve ondan uzaklaştıkça anımız bereketini yitiriyordu adeta..

İlk itikâf serüvenimizi hatırlıyorum.. Unutulmayacak anılar sıralamasında ilklere girmeye hak kazanmış bir itikâfımız olmuştu.. İtikâfa girelim mi girmeyelim mi kararsızdık.. Çünkü ilçede itikâfı bilen çok az kişi vardı ve bu ibadeti yapmaya karar kıldığımızda en zorlandığımız şey ailelerimizi ikna etmek olmuştu.. Nitekim ikna olmadıkları için de itikaf boyunca bize yemek yollamadılar :) Allahtan camimizin avlusunda üzüm ve incir ağaçları vardı..

Kararsızlığımız geç neticelenmiş ve üç gün gecikmeli olarak başlamıştık itikâfa.. O anları unutamıyorum gerçekten.. İtikâf çok farklı bir ibadet.. Kaynaklarımızda itikâfın fıkhi boyutuyla alakalı çok fazla malumât bulunmaz mesela.. Sanki bize ‘bu ibadetin mahiyetini merak ediyorsanız bunu kaynaklarda değil itikâfta aramalısınız’ demek istiyorlar..

On günlük hızlandırılmış bir arınma programı.. Dış dünyadan tamamen kopuyorsunuz.. Vizeler, finaller, alacak-verecekler, çekler, senetler… hepsini bir köşeye itiyorsunuz.. Telefonunuzu kapatıyor veya en azından internetinizi kapatıyor ve ulvi bir irtibat kurmak için eşiğe kuruluyorsunuz..

Teravihin kalabalığından sonra camide bir tek siz ve Rabbiniz kalıyorsunuz.. Hiç kimse yok.. Sıfır ses.. Hemen yanı başınızda mezarlık var.. Ölümün soğukluğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.. Derdinizi Rabbinize açmak, ondan yardım istemek ve o cemal sahibinin size bahşettiği nimetler için dil kuvvetince şükretmek için çok uygun zaman dilimleri..

O kadar aciz olduğunuzu anlıyorsunuz ki.. Aslında bir hiç olduğunuzu.. Şu koca kainat içerisinde bir nokta hükmünde bile değilken bunca nimete nasıl layık görüldüğünüzü düşünüyorsunuz ve her kapı sizi O’nun rahmet dolu eşiğine çıkarıyor..

O kısa zaman dilimine kaç hatim ve kaç kitap sığdırdığımızı hatırlayamıyorum.. Ama o zamanlarda çok okunan bi kitap serisini bir gecede bitirdiğimizi çok iyi hatırlıyorum.. Kitap okuma hızımız bile artmıştı bu on günlük süre içerisinde.. Yolu ve usûlü öğrenmiştik bi kere.. Her sene itikâfa niyet ediyor ve gücümüz nispetinde o sünneti yerine getiriyorduk..

Büyüdük ve üniversiteli olduk.. Memleketten, dostlardan ve en önemlisi de bizi birbirimize daha da yakın kılan camimizden ayrılık beraberinde bir özlem getirdi.. Uzakta geçirdiğim ilk Ramazan’ın nasıl geçeceği konusunda tereddütlüydüm çünkü bana göre o Ramazanlar artık eskide kalmıştı..

Hayat hengamesinin çok yoğun olduğu bu metropol şehirde bir camiyle kesişti yollarımız ve Allah bana orayı mesken kıldı.. Camime özlem duyarken şimdi başka bir cami ve başka bir ortam.. Ortamlar değişse de değişmeyen, değişmemesi gereken şeyler vardır değil mi? Hem biz mi uymalıydık ortama yoksa ortamı mı uydurmalıydık? Gücümüz nispetinde..

Yeni camimde öyle bir Ramazan geçirmeye başladım ki oturup oyalanmaya ya da ikindiden sonra muhabbet etmeye bile vakit kalmıyordu.. Burası benim mahallem gibi küçük bir mahalle değildi.. Cami dolup dolup boşalıyordu ve her gelen bu arınma ayından istifade etmek istiyordu.. Sohbetler, vaazlar, mukabele ve teravihler derken çok yoğun bir Ramazan geçiriyordum.. Cami yine hayatımın merkezi hâline gelmişti ve ben o eski Ramazanlar söylemimden vurulmuştum galiba.. Allah herkesi iddiasından vurur, demişti şair..  

Yaklaşık altı yıldır memleketimden uzaktayım ve bu altı Ramazan’a tekabül ediyor.. Memleketini özleyen ve her fırsatta bunu dile getiren birisi olan bana “Ramazan ayını memleketinde mi yoksa burada mı geçirmek istersin?” diye bir soru sorulsa “Tabi ki de burası” cevabını veririm.. Çünkü buradaki Ramazanlar bana daha farklı bir tat veriyor..

Ve bu şehir bana “Eski Ramazanlar” söyleminin, aslında kendini Ramazanın ruhuna uyduramayan veya uydurmakta zorlanan kişilerin ortaya attığı bir söylem olduğunu fark ettirmişti.. Nitekim Ramazan hiç değişmemişti.. Değişen bizdik ve Ramazanın da bizimle değişmesini istiyorduk..

Ayrıca Ramazan bir ibadetti ve ibadette eskimenin olmaması gerekirdi.. Zaman ihtiyarladıkça gençleşen bir dinin ibadetleri, zaman geçtikçe daha fazla tat vermeliydi.. Formül doğruysa soruyu çözüm yollarında mı bir sıkıntı vardı?

Ortamlar, şartlar ve konumlar değişse de bu ayın gelmesini dört gözle bekleyen, geldiğinde onu en güzel şekilde hanesine misafir eden ve ona gönlünü açanlar için Ramazanlar hâlâ aynı Ramazanlar..

Evindeki aşı komşusuyla paylaşan, kırgınlıklarını gidermek için gün sayan ve eli kalemde iftara davet edeceklerini yazmak için içini heyecan kaplayanlar için Ramazanlar hâlâ aynı Ramazanlar..

Babasının akşam getireceği sıcak pidenin yolunu gözleyen Ahmet Yahyalar, ayran çorbasına gizliden tuz atan Esmalar ve şerbeti karıştıran evin minik prensesi küçük Meryem Betüller için Ramazanlar hâlâ aynı Ramazanlar..

Sadece ailesini değil mahalledeki kadınları da Ramazan programları için organize eden, bu ayı bir fırsat bilip mahalledeki teyzelere Kur’an’ı öğretmek için yüreğinde heyecan taşıyan ve küçük meleklerin dimağlarında şefkat bırakan Fatımalar için Ramazanlar hâlâ aynı Ramazanlar..   

Maneviyatı teneffüs etmek için itikâfa gün kuran, günü yaklaşıyor diye takvimden kopardığı her yaprağa sevinen ve ekmek alırken bir ekmekte askıya bırakan Fatihler için Ramazanlar hâlâ aynı Ramazanlar..

Saatine bakıp camiye doğru ilerleyen, fırın sırasında ‘iftara yetişir miyim’ diye telaşlanan insanlara selam veren ve ezan için mikrofona üfleyerek herkesin kulağını kendi sesine celbeden on sekizlik müezzin Yakuplar için Ramazanlar hâlâ aynı Ramazanlar..

Hayatın tüm telaşına rağmen bu ayda işçilerinin yüklerini hafifleten ve yetimlere bir tebessüm olacak zekatları hesaplayan tüccar Yahyalar için Ramazanlar hâlâ aynı Ramazanlar..

Yaşadığı sorunlardan bunalmış olan, bir arınma umuduyla Ramazan hürmetine kendini camiye atan ve gösterilecek küçük bir ilgiye bile ziyadesiyle muhtaç olan Batuhanlar için Ramazanlar hâlâ aynı Ramazanlar..

Okul telaşı ve final haftası da olsa ‘bu aya bi daha yetişmeyebilirim’ kaygısıyla çantasını camiye taşıyan ve orada minik bir kütüphane kuran Yusuflar için Ramazanlar hâlâ aynı Ramazanlar..

Hâlâ aynı tat ve aynı heyecan..

Tıpkı ilk günkü gibi..

Serdar AYHAN

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ